REFLÜ HASTALIĞI
Reflü Hastalığı Nedir?
Gastroözofageal reflü (GÖR); mide sıvısının semptom ve harabiyet yapmaksızın öğürme veya kusma olmadan yemek borusuna geri kaçışına denir. GÖR özofagusda mukozal hasar yapsın yada yapmasın semptomlara neden olmuşsa gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) olarak adlandırılır.
Gastroözofageal reflünün larenks ve farenks üzerine etkileri de giderek anlaşılmaya başlanınca larengofaringeal reflü (LFR) tanımlaması ortaya çıkmıştır. Bu terminoloji supraözofageal reflü (SÖR) olarak da literatürde yer almaktadır. SÖR; gastroözofageal reflünün daha ileri bir aşaması olup mide içeriğinin geri kaçışı üst özofageal sfinkterin
de üzerine çıkabilecek şiddettedir. Bazı astım ve kronik öksürük gibi semptomların mide asit reflüsü ile ilişkisinin anlaşılmasıyla da ekstraözofageal GÖRH tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır. Sonuç olarak GÖRH; özofagus, farinks, larinks ve solunum yollarına ait semptom ve bulguları içine alır.
Reflü Hastalığı Sık Mıdır?
GÖRH sonderecede yaygındır. Yetişkin nüfusun %10-30'unu etkileyen önemli bir sağlık sorunun olarak karşımıza çıkar. Amerika'da yapılan epidemiyolojik araştırmalarda toplumun yaklaşık %20'sinin pirozisi (göğsünde yanma) ve regürjitasyonu (ağıza acı ve ekşi su gelmesi) olduğu ve bu hastalığın prevalansının da yaklaşık %7 olduğu bildirilmektedir. Ciddi GÖRH sıklığı 40 yaşından sonra belirgin bir şekilde artar. Erkeklerde kadınlardan daha yaygındır. GÖRH olan hastaların %5'inde ülser, %4-20'sinde pilor stenozu ve 8-20'sinde prekanseröz olan Barrett özofagusu gelişir
Reflü Hastalığına Mide Sıvısının Etkisi Nasıl dır?
Reflü sıvısının etkisine katkı sağlayan mide içeriği; hidroklorik asit, pepsin, safra tuzları ve pankreas enzimleriden oluşur. Mide içeriğinin pH'sı hangi maddenin zararlı olduğunu belirler. Dekonjüge safra tuzları ve pankreas enzimleri nötral pH'da önemli doku hasarı oluştururlar. Asidik pH'da ise safra tuzları çözünmez ve pankreas enzimleri inaktiftir. Asit reflüsünde, 2'nin altındaki pH değerlerinde veya pepsin yada konjuge safra tuzları varlığında mukozal hasarın derecesi hızlanır. GER hastalığı olan hastaların çoğunda mide asit sekresyonu normaldir. Bununla beraber safra tuzları az miktarda tespit edildiği ve nötral pH'da pepsin zararsız olduğu için bu hastalarda hasar yapan faktörün asit olduğu gözükmektedir
Reflü Hastalığında Şikayet ve Belirtiler Nelerdir?
GÖRH'da başlıca üç gruba ayrılır. 1. Non erosiv reflü hastalığı: atipik manifestasyonlar vardır. 2.Erosiv özofajit: ülser, striktür, çok daha az sıklıkla GI kanser ile kendini gösterir. 3. Barrett özofagus: özofageal karsinom gelişebilir.
GÖRH görülen en yaygın yakınma yanma (pirozis-hearthburn) dır. Pirozis; göğsün ortasına, boyuna veya boğaza yayılan yanıcı bir his-duyu ve ağrı olarak tanımlanır. Uzanırken ve eğilirken kötüleşebilir. Pirozis yemekten sonraki bir saat içinde başlayabilir ve 2-3 saat sürebilir. Yanmanın sıklığı ve şiddeti endoskopik olarak tespit edilen özofajit ile iyi bir paralellik göstermez. GÖRH kalp ile ilişkili anjina pektorisi (kalp ağrısını) taklit eden retrosternal bir ağrı da olabilir. Acı veya asit tadında bir sıvının ağza gelmesi (regürjitasyon) yada gıdaların ağza geri gelmesi hissi ile sık karşılaşılır. Ekşime, özofageal aside refleks olarak tükrükten kaynaklanan tuzlu bir sıvının spontan olarak ortaya çıkmasıdır. GÖRH katı gıdalara karşı yutma güçlüğü meydana gelmesi, peptik darlık veya Barrett metaplazisinden kaynaklanan adenokarsinom ihtimalini arttırır. Nadiren ciddi özofagus ülserleri odinofajiye (ağrılı yutma) neden olur.
Mide asidinin orofarinksde yaptığı hasar; boğaz ağrısı, kulak ağrısı, diş eti iltihabı, horlama ve globusa ( boğazda yabancı cisim var hissi) neden olabilir. Reflünün larinks ve solunum yollarında yaptığı hasar ise ses kalınlaşması, ses kısıklığı, ses yorgunluğu, seste çatallanma, sık boğaz temizleme alışkanlığı, sık balgam çıkarma ihtiyacı, kronik öksürük, wheezing, bronşit, astım ve pnomoni gibi değişik semptom ve bulgulardır. GÖRH ile akciğer hastalığı arasındaki ilişki sigara gibi kısmen ortak risk faktörlerine bağlıdır. Ayrıca akciğer hastalıkları, yüksek basıncın bulunduğu gastroözofageal alanda yaptığı anatomik değişiklikler ve alt özofagus sfinkterinde (AÖS) basıncı düşüren teofilin gibi ilaçlar nedeniyle GÖRH gelişimine katkıda bulunabilir. Sadece özofagusun aside maruz kalması ile bronkospazm meydana gelebilir. Bu nedenle GÖRH astım gelişmesi için reflü sıvısının trakeaya aspirasyonu mutlaka gerekli değildir.
GÖRH; motilite bozukluğu, hiatus hernisi (mide fıtığı), kardiya yetmezliği (yemek borusu alt ucunda gevşeklik) yada pilor stenozu (mide çıkışında darlık) mevcudiyetinde daha bariz klinik yakınmalara yol açar. Bunun yanında şişmanlık, aşırı yeme, yağlı ve sindirimi güç yiyeceklerle beslenme, alkol, sigara, gebelik gibi faktörler reflüye neden olabilir ve kişiyi rahatsız edici semptomlar verebilir
Reflü H astalığının Ta nısı N asıl K onur?
Aşağıya sıralanan dört muayene yöntemi bu hastalığın tanısında en önemli yeri tutar.
· Hikaye (güvensiz)
· Endoskopi vegerekli olduğunda biyopsi (yüksek spesifik)
· 24 saat PH moniterizasyon (altın standardında)
· PPI testi (yakınmaların süresi, şiddeti ve sayısının tayini)
Reflünün Önlenmesinde İlaç Tedavisi Yanında, Yaşam Şartlarında Yapılacak Bazı Basit Düzenlemeler Önemli Yer Tutar mı?
Reflüye karşı bariyer oluşturan fonksiyonları bozduğu bilinen günlük hayat tarzı, yeme alışkanlıkları ve yaşam şartlarının ortadan kaldırılması veya düzeltilmesi tedavinin her döneminde uyulması gereken önlemlerdir. Bunların en önemlileri aşağıya çıkarılmıştır.
- İlk başta yemenize dikkat edin. Bazı gıdalar göğüsde yanmaya yol açar. Bunu ya yemek borusu alt ucundaki kasları relakse ederek yada yemek borusu iç yüzeyini tahriş ederek yaparlar. Bu gıdalar kişiden kişiye çok değişmekle beraber başlıcaları olanları aşağıda bahsedilmiştir.
- Yatarken vücudun üst kısmı ve başın yüksekte olması yararlıdır. Bunun için yastık sayısı arttırılabilir veya yatağın baş kısmı yükseltilebilir.
- Bir defada çok fazla yemek yerine, sık sık ve az miktarda yemek tercih edilmelidir. Çok yemek minenin gerilmesine özofagus alt sfinkterinin zorlanmasına ve açılmasına bunun sonucunda da mide asidinin yemek borusuna doğru geri akmasına yol açar.
- Sola yatılması tavsiye edilir.
- Gece geç yemek yenilmemelidir. Yemeklerden sonra 2-3 saat gibi bir süre yatılmamalı ve uzanılmamalıdır.
- Fazla kilolar verilmelidir, çünkü karın içi basıncı artacağından yakınmalar şiddetlenebilir.
- Beyaz leblebi yenmesi de mide ve özofagusda asit
nötralizasyonuna yardımcı olabilir.
- Yemek yedikten sonra sakız çiğnenmesi. Sakız çiğnemek tükrük oluşumunu arttırır. Bu da mide asidinin nötralize edilmesine yardımcı olur.
- Nane, nane şekeri, çikolatalı, aşırı yağlı yada kızartılmış yiyecekler (alt özofagus sfinkter basıncını düşürür ve mide boşalmasını geciktirir) ve baklava gibi ağır tatlılı yiyeceklerden kaçınılmalıdır.
- Baharatlı yiyecekler, domates ve ürünleri, sarımsak, soğan, ekşi meyvalar ve meyva suları portakal suyu, kolalı sitrik asitli içecekler, ve kahve özofagusu aside duyarlı olduğu bilinen hastalarda özofageal duyu reseptörlerini doğrudan uyarmak suretiyle semptomlara neden olabilirler.
- Yağdan fakir, proteinden zengin gıdalar alt özofagus sfinkterinde basınç artışı yaptığından bu tip diyet uygulanması uygun olur.
- Sigara içilmemeli. Sigara içme alt özofagus sfinkterinde relaksasyona neden olur.
- Kırmızı ve beyaz şarap, hafif ve ağır alkollü içkiler kullanılmamalıdır.
- Karın bölgesini sıkan kıyafetler, korse, dar pantolon ve kemer kullanılmamalıdır.
- Bazan ağır ekzersizler ciddi reflüye sebeb olabilir.
- Kullanmakta olduğunuz bazı ilaçlar özellikle antikolinerjikler,sildenafil, teofilin, adrenerjik agonistler, adrenerjik antagonistler, diazepam, opiatlar, kalsiyum kanal blokerleri, progesteron ve prostaglandinler alt özofagus sfinterini gevşeterek reflüyü arttırabilirler.
- Gebelikte karın içi basınç artışı da reflüye neden olabilir.
BAŞA DÖN
ÜLSER HASTALIĞI
ÜIser nedir?
Sindirim sisteminin herhangibir yerinin iç yüzünde oluşan yaradır. En çok oniki parmak barsağında (duodenum) ve daha az sıklıkla mide de oluşur.
Gastrit nedir?
Gastrit midenin mukozasının bir çeşit iltihabıdır. Halk arasında mide üşütmesi yada ülser başlangıcı diye bilinir. Gastrit çoğunlukla hafif şiddetde bazan da ağır kanamalı bir hastalık şeklinde kendini gösterebilir. Tedavide ve diyet açısından ülser için bahsedeceklerimiz kısmen gastrit için de geçerlidir.
Peptik ülser hastalığı; ister MİDE ÜLSERİ (gastrik ülser) olsun ister 12 PARMAK BARSAĞI (duodenal ülser) olsun son yıllara kadar ömür boyu süren bir hastalık olarak bilinir ve öyle kabul edilirdi. Günümüzde histamin 2 reseptör antagonistleri (H2RA) ve proton inhibitörleri (PPİ) diye de bilinen H-K ATPaz inhibitörlerinin tedavide kullanılmaya başlanmasıyla peptik ülserin klinik ülserin klinik seyri değişikliklere uğramıştır. Tüm bunlara ek olarak Helicobacter Pylori'nin keşfi ve peptik ülser hastalığı patogenezindeki yerinin de ortaya konulması sonucu bu hastalık bir ölçüde yavaş yavaş da olsa tedavi edilebilir hatta şifa sağlanabilir duruma gelmektedir.
Mide ülseri nedir?
Gastrik ülser (mide ülseri); peptik ülser hastalığının komponentlerinden biridir ve kanama, perforasyon, pilor tıkanması gibi komplikasyonlarıyla ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Son yıllarda peptik ülser konusunda yapılan çalışma sonuçları dikkate alındığında; hemen hemen tüm mide duodenum ülserlerinden Helicobacter Pylori adlı bakterinin %80'inden ve steroid olmayan antiinflamatuvar ilaç (NSAİ) kullanımının %10'undan sorumlu olduğu görülmektedir. Bu nedenle tedavi stratejilerinde ve rejimlerinde önemli değişiklikler olmaktadır. Mide asidini baskılamaya yönelik olan nüksler ile komplikasyonları önleyemeyen eski tedavi yaklaşımları giderek yerini tam iyileşmeye yönelik tedavi rejimlerine bırakıyor. Eski tedavi rejimleri mide de asit salgılanmasını azaltarak ya da Mide mukoza savunmasını güçlendirerek etki ediyordu. Asidin baskılanmasıyla belirtiler ortadan kayboluyor ve mukozadaki yaralar iyileşiyor, mukoza savunmasını güçlendiren prostaglandin analogları gibi ilaçlar da NSAİD'ların neden olduğu akut mide ülserlerinin iyileşmesini hızlandırıyor ya da önlüyordu. Fakat bu etkiler ancak bu ilaçların alındığı sürece oluyor kesince kısa sürede nüksler görülüyordu. Buna karşın varsa Helicobacter Pylori infeksiyonunun eradike edilmesi ülserojen ilaçların tedaviden kaldırılması gibi tedavi metotları nedenleri ortadan kaldırdığı için tam iyileşmeyi hedeflemektedir. Buradan yola çıkılarak geçtiğimiz günlerde Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) çeşitli antibiyotiklerle antisekretuvar ilaçların birlikte kullanıldığı çeşitli tedavi rejimlerini onayladı. Bu yeni tedavi rejimleri selim mide ülserlerinde tam iyileşmeyi sağlayabilmektedir. Ancak bugün için bilindiği kadarıyla bir mide ülserinin selim olup olmadığını anlamak ne yazık ki her zaman kolaylıkla mümkün değildir. Bu yüzden bazı mide ülserlerinin başlangıçta kanser ülseri olduğuna yönelik endişeler haklı bir şekilde hala sürmektedir. Bu nedenle tüm şüpheli mide ülserlerinden hatta tüm mide ülserlerinden biyopsi alınıp histopatolojik incelemenin yapılması gerekmektedir
Duodenum ülseri nedir?
Duedonum ülseri denildiği zaman hastalar arasında peptik ülser akla gelir. Çoğu hasta midemde ülser var dediği zaman duodenum ülserini kasteder. Bilindiği gibi duodenum ülseri bulunan hastaların büyük çoğunluğunda kronik bir duodenal ülser eğilimi bulunduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Bugüne kadar hastalığın doğal seyrini inceleyen çalışmalar hastaların çoğunda ülsere eğilimin kaybolmadığını göstermektedir. Bu hastalarda yıllar içinde semptomatik ya da asemptomatik alevlenmeler gelişebilmekte ve çoğu yaşamlarının büyük bir bölümünde duodenal ülser tekrarlaması açısından risk altında kalmaktadır.
Son zamanlarda peptik ülser konusunda elde edilen yeni bilgiler şunu göstermiştir ki; hemen hemen tüm mide ve duodenum ülserlerinden Helicobacter Pylori infeksiyonunun ve NSAİD kullanımının sorumlu olduğu şeklindedir. Helicobacter Pylori bulunmadan önce duodenum ülseri bir asit peptik hastalık olarak kabul edilmekteydi. Bu yüzden ‘no asit no ülser' deyimi sıkça kullanılırdı. Artık bu hastalığı; katkıda bulunan ve varlığı şart olan bir kofaktör olan aside bağımlı, infeksiyöz bir sürecin bir parçası olduğunu biliyoruz. Bu nedenle günümüzde ‘no asit no ülser – no Helicobacter Pylori no ülser' tanımlaması giderek popüler olmaktadır.
Oniki parmak barsağı (duodenum) ülseri hiçbir zaman kansere neden olmaz. Başlangıçta iyi huylu olan mide ülserleri de kanserleşmez. Bununla birlikte mide ülserlerinin bir kısmı başlangıçtan itibaren kanser ülseridir. Bu nedenle şüphelenilen bu tip ülserlerden endoskopik biyopsi alınarak incelenmesi gerekmektedir. Son yıllarda Helikobakter Pilori 'nin uzun dönem tedavi edilmemesinin ve midedeki varlığının devam etmesinin de mide kanseri risk faktörlerinden biri olduğu bildirilmektedir. Bir grup Japon araştırıcının yaptıkları ve bir Amerikan tıp dergisi olan New England Journal of Medicine 2001;345:784-789 ‘da yayınladıkları araştırmada şu sonuca varmışlardır: 1) Mide kanseri Helikobakter pilori infeksiyonu bulunan hastalarda gelişmekte (%2,9), ancak infekte olmamış hastalarda gelişmemektedir. 2) Helikobakter pilori ile enfekte olan hastalar arasında, intestinal metaplazi, esas olarak korpusu tutan gastrit veya her ikisininde birlikte olduğu ve eşlik ettiği ciddi atrofi bulunan hastalar mide kanseri yönünden yüksek risk altındadırlar.
Geçtiğimiz yıllarda da Dünya sağlık örgütü (WHO) ve dünya kanser araştırma enstitüsü Helikobakter piloriyi mide kanserinin bir numaralı risk faktörü olarak kabul etmişlerdir.
Ülser sigara içenlerde daha çok görülür. Bundan başka ülser hastalarında oluşan kanama, ülserin delinmesi ve mide çıkışının daralması sigara içenlerde daha sık oluşur. Sigara içimi ülser tedavisini güçleştirir ve nüks olasılığını arttırır.
Fazla olmamak ve sık içmemek kaydı ile süt alınabilir. Ancak eskiden sanıldığının aksine sık ve çok miktarda süt içmek ülser ve gastrit iyileşmesini sağlamaz. Sütün içerdiği peptidler ve kalsiyumun mide asit salgılanmasını güçlü bir biçimde uyardığı için günümüzde ülser tedavisinde yeri yoktur .
GASTRİT VE ÜLSERE KARŞI YAPILMASI GEREKENLER
Peptik ülserin ve gastritin tedavisinde ilaç kullanımının yanında iyileşmeye ve nükslerin daha az oluşumuna da katkıda bulunabilen bir çok genel önlem vardır. Bunların başlıcaları şunlardır.
GENEL TEDAVİ ÖNLEMLERİ:
- Uzun süre aç kalmaktan sakının.
- Az miktarda ama sık ve düzenli yiyin.
- Yemekten sonra en az 2-3 saat yatağa girmeyin.
- Yiyecekleri yavaş yiyip, iyi çiğneyin.
- Çok sıcak yada çok soğuk yemeyin.
- Stresden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışın.
- Dar ve beli sıkan giysiler giymeyin.
- Fazla kilolarınızdan kurtulun.
- Sigarayı azaltın, mümkünse bırakın.
DİYETE AİT ÖNERİLER:
|
SERBEST GIDALAR |
YASAK GIDALAR |
İÇECEKLER |
Az miktarda süt, salep, açık çay, bitkisel çaylar (ıhlamur v.s) limonata, meyveli süt. |
Koyu çay, kahve, neskafe, kolalı ve karbonatlı içecekler, alkollü içecekler, konserve meyve suları. |
ET VE ET ÜRÜNLERİ |
Haşlama et, ızgara et ve tavuk |
Kızarmış et ve tavuk, sakatat, şarküteri ürünleri (salam, sucuk vs) |
KAHVALTILIKLAR |
Haşlanmış yumurta, beyaz peynir, kaşar ve dil peyniri, bal, reçel, suda yıkanmış zeytin |
Sahanda yağlı yumurta |
TAHIL ÜRÜNLERİ |
Pirinç, makarna |
Kuru fasülye, nohut, mısır, bulgur gibi gaz yapıcı tahıllar |
SEBZELER |
Pişmiş ve haşlanmış sebzeler |
Kızartmalar, çiğ sebzeler, yeşil ve çiğ kuru soğan, salatalık, domates, turp |
TATLILAR |
Sade kek, sütlü tatlılar, komposto, jöleli tatlı, lokum, kabak tatlısı |
Çikolata, çikolatalı pasta, kuru yemiş, yağda kızarmış hamur tatlıları, tahin helvası |
YAĞLAR |
Zeytinyağı, çiçekyağı, mısırözü yağı |
Margarin yağı, kuyruk yağı |
ÇEŞNİLER |
Tuz, tarçın, kekik, nane, kimyon |
Acılı baharat, turşu, sirke, sarımsak, limon tuzu, hardal, mayonez, sirke |
MEYVELAR |
Olgun, tatlı portakal, mandalina, kabuğu soyulmuş meyveler, domates |
Kabuklu soyulmamış taze ve ham meyveler, karpuz, kavun |
İLAÇLAR |
|
Aspirin, apranax, voltaren gibi romatizma ilaçları ve kortizonlu ilaçlar |
BAŞA DÖN
HEPATİT B
Hepatit B, insanların bazen ağır bir biçimde hastalanmasına neden olabilen ve yaşamı tehdit edici hale gelebilen ciddi bir bulaşıcı hastalıktır. Dünyada, önde gelen ölüm nedenleri arasında dokuzuncu sırada yer alır ve yaklaşık 350 milyon kişi bu virüsü taşımaktadır. Hepatit B infeksiyonu ülkemizde de çok sık olup ortalama %5-7 oranında rastlanmaktadır. Buyüzden hastalığa yakalanmış ya da yakalanma riski altında olabilirsiniz.
Hepatit B'nin tedavisinde uyulması gereken diyetler ve kullanılabilecek ilaçlar vardır. Bu hastalık konusunda bilgilenmek de iyi bir yaklaşımdır, çünkü böylece korunma ve tedavi konusunda doktorunuzla işbirliği yapabilirsiniz.
Hepatit B beni nasıl hasta eder?
Hepatit B karaciğerinize hasar vererek hastalanmanıza yol açar. Karaciğerinizi, vücudunuzun besinleri işlemesine yardım eden bir fabrika gibi düşünebilirsiniz. Karaciğeriniz uygun biçimde çalıştığında, yediğiniz besinlerin enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Ayrıca, karaciğeriniz vücudunuzun ürettiği atık ürünleri parçalayarak, bunların size zarar vermesini önler.
Ancak, eğer Hepatit B'niz varsa, karaciğerinizin bir bölümü zarar gördüğünden uygun biçimde işlev göremez. Eğer karaciğerinizin büyük bir kısmı zarar görmüşse, siroz olarak adlandıran ciddi bir durum gelişebilir.
Hepatit B'ye yol açan nedir?
Hepatit B, Hepatit B virüsü olarak bilinen bir virüsün herhangi bir yolla bulaşması nedeniyle oluşur. Hepatit B virusu ilk kez bulaştığı zaman erişkin kişi iseniz %90 vucut buna karşı bağışıklık kazanıp virusu kandan uzaklaştırır. Vakaların %10'u ise kronikleşir. Bu durumda virüs karaciğeri etkiler.
Virüs nedir?
Virüs tıpkı bakteri gibi, insanların ya da hayvanların içinde yaşayabilen çok küçük bir mikroptur. Hepatit B virüsü gibi bir virüs insanın içine girdiğinde çok hızlı çoğalır. Sonuçta, virüsün bulaştığı kişide milyonlarca virüs oluşabilir.
Kimler Hepatit B'ye yakalanır?
Hepatit B'ye yakalanma riski en yüksek olanlar şunlardır:
· Hepatit B'nin çok yaygın olduğu bölgelerde, örneğin Çin, Güneydoğu Asya, Kuzey Kanada ve Afrika'nın büyük bölümünde yaşayanlar.
· Bu ülkelerde çocukların çoğu, doğumda anneleri Hepatit B virüsü ile enfekte olduğu için bu virüse maruz kalır. Hepatit B'nin çok sık görüldüğü ülkelerde yaşayan insanlar virüsü birbirlerine bulaştırabilirler.
· Korumasız birden çok eşle cinsel ilişkiye giren kişiler. Yetişkinlerde en sık bulaşma yolu budur.
· Enjeksiyon yoluyla madde kullananlar.
· Virüs bulaşmış kana ya da kazayla iğne batması yaralanmalarına maruz kalan sağlık çalışanları.
· Hijyenik olmayan aletlerle kulak deldirme, dövme yaptırma.
· Hemodiyaliz hastaları.
Daha nadir geçiş yolları:
· Isırma olmuşsa tükrükle geçebilir.
· Öpmekle geçtiği halen bildirilmemiştir.
· Virus taşıyan kanın verildiği kişiler. Bu olasılık artık çok yüksek değildir. Çünkü kan bankaları artık kanları kontrol etmekte ve eğer virüs tespit edilirse kan imha edilmektedir.
Hepatit B virüsünün bulaşabilir seviyede olduğu sıvılar:
- Meni
- Vajinal sekresyonlar
- Tükrük
- Kan
Hepatit B virüsünün bulaşabilir seviyede olmadığı durumlar:
- Göz yaşı
- İdrar
- Gayta
- Anne sütü
HBV su, yemek yada temas etme yoluyla yayılmaz.
Virüs bana nasıl bulaşır?
· Hepatit B virüsü taşıyan bir anneden doğan çocuklara virüs geçer. Çoğu kişi virüsü henüz bebekken alır: Hepatit B olan 10 bebekten 9'u erişkinlik çağına ulaştıklarında hala enfekte durumda olacaktır.
· Virüs taşıyan bir kişiyle kondom kullanmadan cinsel ilişkiye girmekle.
· Virüs taşıyan bir kişiyle aynı enjeksiyon iğnesini, tıraş bıçağını, hatta diş fırçasını kullanmakla.
· Virüs taşıyan bir kişide kullanılan ve iyice temizlenmeyen aletlerle dövme yapılması ya da vücudun bir yerinin delinmesiyle.
Hepatit B virüsüne maruz kalmış olabilirim. Ne yapmalıyım?
Hepatit B virüsü alıp almadığınızı söyleyebilecek tek kişi olan doktorunuzu görmelisiniz. Bu çok önemlidir. Kendinizi iyi hissetseniz bile, sonradan hastalanmamak için tedavi görmeniz gerekebilir. Böylece, aile üyelerinize ve diğer kişilere virüsü bulaştırmadığınızdan da emin olabilirsiniz.
Doktorum Hepatit B olup olmadığımı nasıl söyleyebilir?
Tanı koymak için doktor, Hepatit B virüsünü araştırmak üzere kan örneği alacaktır. Bazen doktorunuz karaciğer biyopsisi de yapabilir. Bu, doktorunuzun bir iğneyle karaciğerinizden çok küçük bir örnek alarak gerçekleştirdiği bir testtir. Doktor aldığı örnekte Hepatit B virüsü ve karaciğer hasarı olup olmadığını araştıracaktır.
Doktorum bende Hepatit B olduğunu söyledi. Çocuklarımda da olup olmadığını nasıl bilebilirim?
Çocuklarınıza Hepatit B virüsü bulaşıp bulaşmadığını öğrenmenin tek yolu onları doktorunuza ya da bir kliniğe götürmektir. Belirtileri kontrol ederek bunu anlayamazsınız, çünkü enfekte bebeklerin ve çocukların çoğu son derece iyi görünürler.
Hepatit B ile enfekte olan bir kişiye dokunmak güvenli midir?
Evet güvenlidir. Virüsle enfekte bir kişiye dokunabilir ve ona sarılabilirsiniz. Bu yolla virüs bulaşmaz.
Hepatit B ile enfekte olan birisiyle birlikte çalışmak güvenli midir?
Evet güvenlidir. Bütün bir gün yanında dursanız yıllarca birlikte çalışsanız bile virüs size bulaşmaz.
Hepatit B her zaman kendinizi hasta hissetmenize yol açar mı?
Enfekte olan bazı kişiler kendilerini hasta hissederken, bazıları da iyi hissederler. Kendinizi hasta hissedip hissetmemeniz virüsü ne kadar uzun süredir taşıdığınıza ve kaç yaşında aldığınıza bağlıdır.
Geçen birkaç ay içinde ilk kez virüse maruz kalan kişilerde akut Hepatit B olarak bilinen bir durum gelişir. Akut Hepatit B'si olan bazı kişilerde, özellikle bebekler ve çocuklarda herhangi bir enfeksiyon belirtisi görülmez. Ancak bazılarında da, birkaç hafta boyunca belirsiz bir dizi belirti görülebilir.
Akut Hepatit B'nin belirtileri nelerdir?
Eğer akut Hepatit B'niz varsa kendinizi:
· “Grip” olmuş gibi hissedebilirsiniz.
· Halsiz ve yorgun hissedebilirsiniz.
· Bulantı ve kusma olabilir.
· İshal olabilirsiniz.
· Derinizde döküntü yada eklem ağrısı olabilir.
Bir ya da iki hafta sonra:
· Gözlerin ve derinin sarardığı ve sarılık olarak bilinen bir durum da gelişebilir.
· Dışkınız açık renkli olabilir.
· İdrarınız koyu sarı bir renk alabilir.
Akut Hepatit B'si olan çoğu kişi birkaç hafta sonra kendini yeniden iyi hisseder ve virüs onların yeniden hastalanmasına yol açmaz. Bu kişilerde virüse karşı bağışıklık veya korunma gelişmiştir.
Hepatit B virusu ile temas edildiği durumlarda ne yapmalı?
- Kişi daha önce aşı yaptırmamışsa ve Hepatit B'yi atlatmamışsa herhangibir test yaptırmaksızın 1 doz hepatit B immun globulin ve beraberinde hepatit B aşısı 1. dozunu yaptırmak hastalığa yakalanmayı önler.
- Her ikisi de maruziyetten sonra 7 gün içinde yapolması gereklidir.
Kronik Hepatit B nedir?
Bazı kişilerde Hepatit B, virüsüne karşı bağışıklık gelişmez ve enfekte durum aylar ya da yıllar boyunca devam eder. Bu kişilerde kronik Hepatit B olarak bilinen durum gelişir ve bunlar kronik taşıyıcılar olarak bilinirler. Kronik Hepatit B'si olan birçok kişi uzun bir süre herhangi bir rahatsızlık hissetmez. Ancak, birkaç yıldan sonra kendilerini giderek daha hasta hissederler ve bazen de tedavi edilmemiş Hepatit B nedeniyle ölebilirler. Eğer kronik Hepatit B'niz varsa, ne durumda olduğunuzu görmek için doktorunuz zaman zaman kontrole gelmenizi isteyebilir.
Kronik Hepatit B'nin belirtileri nelerdir?
Başlangıçta kronik Hepatit B, akut Hepatit B'yle aynı belirtileri gösterebilir; yorgunluk hissi ya da mide rahatsızlığı gibi. Ayrıca, kas ve eklemlerinizde ağrı olabilir ya da kendinizi halsiz hissedebilirsiniz. Bu belirtiler birkaç hafta ya da ay sürebilir. Kronik ya da akut Hepatit B olup olmadığınızı sadece bir doktor söyleyebilir.
Birkaç yıldan sonra kendinizi çok hasta hissetmeye başlayabilirsiniz. Sürekli olarak mide rahatsızlığınız olabilir ve vücudunuzun sağ tarafı ağrıyabilir. Ayrıca siroz olarak bilinen ciddi bir durumda gelişebilir.
Sirozlu hastalarda aşağıdaki belirtiler görülebilir:
· Gözlerde ve bazan deride sarılık
· Kaşıntı
· Vücutta sıvı tutulması
· Mide ve özofagusta kanama
· Konfüzyon, letarji ya da koma
· Avuç içlerinde kızarıklık
· Karında şişme
· Derideki küçük arterlerin örümcek bacağına benzer bir şekilde dallanarak yayılması.
Kronik Hepatit B'si olan çok az sayıda kişide ileride karaciğer kanseri gelişir.
Hem siroz hem de karaciğer kanseri, sadece yıllardır Hepatit B virüsüyle enfekte olanlarda gelişir. Siroz da, karaciğer kanseri de öldürücü olabilir.
Kronik Hepatit B'si olan herkes çok hasta mı olur?
Hayır. Kronik Hepatit B'si olanların çoğu hiçbir zaman kendini kötü hissetmez. Ancak, kronik Hepatit B'si olan bazı kişilerde çok ciddi hastalıklar gelişebilir. Eğer kronik Hepatit B enfeksiyonunuz varsa, doktorunuz sizi daha çok hastalanmadan tedavi etmek isteyebilir.
Hamileyim. Bebeğimin hastalanmaması için yapabileceğim bir şey var mı?
Evet. Çocuğunuza, doğduktan hemen sonra Hepatit B aşısı yapılacağından emin olmak için doktorunuzla konuşun. Aşılama, çocuğunuzun sağlıklı kalmasına yardım edecektir.
Aşı, üç enjeksiyon halinde yapılır. İlk enjeksiyon çocuğunuzun doğumundan sonraki 12 saat içinde yapılmalıdır. İkinci enjeksiyon, çocuğun doğumundan 1 ay sonra yapılmalı. Üçüncü enjeksiyon ise 1. aşıdan en az 4 ay sonra yapılmalıdır. Aşının işe yaraması için çocuğunuzun her üç enjeksiyonu da yaptırmış olması çok önemlidir.
Eğer annede Hepatit B varsa doğumda bebeğe test yapılmaksızın HBIG ve hepatit B aşısının 1.si yapılmalıdır. Aşının 1 ve 2. si arasında en az 1 ay olmalıdır. 1. aşı ile 3. aşı arasında da en az 4 ay olmalıdır.
Diğer insanlara Hepatit B virüsü bulaştırmamak için yapabileceğim bir şey var mı?
Evet. Aşılama daha büyük çocukları ve erişkinleri de Hepatit B virüsüne karşı koruyabilir. Sağlıklı kalmaları için, evinizdeki herkesin 3 enjeksiyondan oluşan aşı serisini yaptırmalarını sağlamak üzere doktorunuzla konuşun.
Çevrenizdeki kişileri korumak için yapabileceğiniz başka şeyler de vardır.:
· Diş fırçanızı, tıraş bıçağınızı ya da üzerinde kan kalabilecek herhangi bir şeyinizi başkalarıyla ortak kullanmayın.
· Cinsel ilişki sırasında kondom kullanın.
Hepatit B
nasıl tedavi edilir?
Neyse ki, kronik Hepatit B ilaçla tedavi edilebilmektedir.
Günümüzde başta interferonlar olmak üzere pek çok ilaç bu
hastalığın tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Bugün için
ruhsatlı kullanılan ilaçlar Pegile interferon, lamivudin,
adefovir ve entecavir 'dir. Bununla birlikte bir kaç yeni
antiviral ilaç da ruhsat almak için beklemektedirler.
İnterferon ve antiviral ilaçlar konuyu bilen emin ellerde hastanın hastalığının
durumuna göre planlanıp verilir ve takip edilir.
BAŞA DÖN
Hepatit C günümüzde Türkiye'de ve dünyada aşılması gereken önemli bir sağlık sorunu olup üzerinde bilim çevreleri tarafından yoğun bir şekilde çalışılmakta ve araştırmalar yapılmaktadır. Bugün için hepatit C hakkında bilinenlerin bilinmeyenlerden çok daha az olduğu gerçeğinden hareketle bu hastalık kolayca anlaşılabilmesi için soru ve yanıt şekilde ele alınmaya çalışılmıştır.
Bilindiği üzere hepatit C virusu (HCV) karaciğerde infeksiyona neden olur. İlk önceleri non A non B hepatiti diye adlandırılırdı. Daha sonra 1970'li yılların ortasında Hepatit C olarak tanımlandı. 1989'da virusa karşı antikorlar bulundu ve bu da tanı için rutin testlerin geliştirilmesinde büyük yardımcı oldu. 1992'den sonra Amerika'da ve 5 yıl öncede Türkiye'de transfüzyon öncesi rutin taramalar arasına girdi.
Hepatit C Nasıl Bir Sağlık Sorunudur?
HCV'nin ciddi bir şekilde karaciğerde hastalığa neden olması ve ölüme sebebiyet vermesi, bundan korunmak için aşısının olmaması, tedavideki ciddi başarısızlıklar ve bu hastalıktan ölümlerin giderek artışı bu hastalığı tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu haline getirmiştir. Hepatit C; Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “silent epidemic” sinsi epidemi yada bir çok araştırmacının da bildirdiği gibi ‘silent killer' sinsi katil olarak tanımlanmaktadır. Dünyada ortalama prevalansı %3 (0.1-5) civarındadır. Kuzey Avrupa, kuzey Amerika <%0.2, güney Avrupa ve Japonya'da %1-1.5, güney Amerika ve Çin'de >%5, kuzey ve orta Afrika'da >%10, Mısır'da ise %15 dolaylarıdadır. 1 Türkiye'de banka kanlarında anti-HCV pozitifliği ortalama %0.5 (0.3-1.5) civarındadır. Bu oran hemodiyaliz hastalarında %41 (14.4-82.8), uyuşturucu bağımlılarında %54.8, hematolojik hastalığı olanlarda %12.5-57.1, sağlık personelinde %0.9, hayat kadınlarında %3.2-12 civarındadır. 2 Dünyada yaklaşık 200 milyon insanın virus taşıyıcısı olduğu bunlarında yaklaşık 4 milyonunun Amerikalı (50 kişiden 1'inde HCV'nin mevcut olduğu) ve 9 milyonunun da Avrupalı olduğu tahmin edilmektedir. HCV; gelişmiş ülkelerde akut hepatitlerin %20'sinden, kronik hepatitlerin %70'inden, sirozların %40'ından, karaciğer kanserlerinin %60'ından sorumludur. Kuzey Amerika, Avrupa ve Avusturalya'da kronik karaciğer hastalığının başlıca sebebidir ve karaciğer transplantasyonunun da en sık indikasyonudur.
Hepatit C Ne Yapar ve Doğal Seyri Nasıldır?
Hepatit C iyi huylu bir hastalık değildir. Başlıca bu virus ile bulaşık kan ve kan ürünleri ile geçen bir hastalıktır. Akut HCV infeksiyonundan yaklaşık 15 ila 30 yıl sonra ciddi karaciğer hastalığı gelişir. HCV'ye bağlı kronik karaciğer hastalığının erken dönemde tanınabilir bir belirti yada semptomu yoktur. Musab kişiler kendilerini sağlıklı hissederler. Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre infekte kişilerin %15-20'sinde spontan iyileşme olur. %80'inde ise kronik hepatit gelişir. Bunların da %20'si siroza ilerler. Siroz gelişen vakaların da %5'inde karaciğer kanseri (hepatosellüler karsinoma) gelişir. Sirozu olmayan kronik hepatit C'li hastalarda karaciğer kanseri gelişimi nadirdir. Hastalık sürecinin bu ilerleyiş şekli tipik olarak asemptomatik bir şekilde gerçekleşmekte, akut infeksiyondan kronik infeksiyona, daha sonra
da siroza ve en son olarak da hepatosellüler karsinomaya (HCC) doğru ilerleyiş gösteren, sıralı bir seyir izlemektedir
Kimler Risk Altındadır?
HCV, başlıca infekte olmuş kan ile doğrudan temas sonucunda bulaşmaktadır. Kanda ve özellikle de vücudun diğer sıvılarında HCV konsantrasyonları HBV'ye göre çok düşüktür. Hepatit C'li hastanın kanından iğne batmasıyla HCV bulaşması ikinci jenerasyon anti-HCV testleri ile %3.5 (0-7), HCV RNA testleri dikkate alındığında %10 iken bu oran HBV için %4 ila 35, HIV için ise %0.3'dür. Diğer taraftan infekte olan bireylerin yaklaşık %50'sinde görünürde tespit edilebilen bir risk faktörü bulunmamaktadır. Virüsün olası bulaş yolları; kan ve kan ürünleri nakli, hemodiyaliz, iğne batması, kesici yaralanmalar, tükrük (ısırık yoluyla), ev halkı içindeki bulaşma, dövme yaptırma, vücut deldirme sayılabilir. Seksüel yolla nadiren geçer. Tükürük yada meni ile geçebildiği pek açık değildir. Çünkü tükürük ve genital salgılarda HCV konsantrasyonları oldukça düşüktür. Buna karşın tıraş bıçağı, iğneler, diş fırçası, tırnak makası, berber makası ve aküpünktür iğneleri kullanımı ile geçebilir. Göze konjoktivaya kan sıçramasıyla HCV bulaşması oldukça nadirdir. HCV'li tüm hastalar potansiyel olarak infeksiyözdür. A ve B'nin aksine geçirilmiş infeksiyon immunite oluşturmaz. İnfekte anneden çocuğa geçiş %6'dan azdır. Çocuklarda bulaşma anne kanındaki virus yükü ile yakından ilişkilidir. Geçiş genellikle HCV RNA titreleri yüksek olan annelerin bebeklerinde olmaktadır. Anne karnında geçiş nadirdir. Bulaşma daha çok doğum sırasında olmaktadır. Emzirme yoluyla geçtiğine dair deliller de yoktur. Çocuklar 1 yaşında test edilmelidir.
Virüs taşıyıcılığı ne demektir?
Bugün için birçok bilim adamı tarafından hem kronik hepatit B ve hem de kronik hepatit C için taşıyıcılık terminolojisi pek kabul görmemekle birlikte öğretici olması nedeniyle literatürde yer almaktadır. Yapılan tetkikler sonucunda ALT düzeyi normal, anti-HCV pozitif ve HCV RNA (PCR) pozitifliği tespit edilen hastaların virüs taşıyıcısı oldukları bildirilmektedir. Bunların çoğunda karaciğer biyopsisinde en fazla hafif derecede fibrozis saptanmakta ve interferon tedavisi başarılı sonuçlar vermemektedir. Bunun yanında tedavi esnasında ALT alevlenmesi olmakta ve hastaların çoğunda kalıcı yanıt alınamamaktadır. Eğer HCV RNA (PCR) negatif olarak bulunmuş ise, yanlış negatif olabilir düşüncesiyle HCV RNA (PCR) 6 ay sonra tekrarlanmalıdır. İkinci sefer PCR negatif bulunursa; ya anti-HCV yanlış pozitiftir yada infeksiyon kendi kendine iyileşmiş olabilir. HCV ile infekte hastaların %25 ila 40'ını taşıyıcılar oluşturur. İlk başlarda bu hastaların belirgin bir karaciğer hastalığı da yoktur. Bu vakaların tedavi verilmeksizin takip edilmeleri uygun olur.
HCV Karaciğerin Primer Kanseri Olan Hepatosellüler Karsinomaya Yolaçar mı?
Dünya çapında HCC gelişimi için en yaygın ana risk faktörü olarak hepatit C virüsü kabul edilmektedir. 10 yıllık bir peryodun ardından kronik HCV'li hastaların %20'sinde histolojik olarak siroz gelişebilir. Kronik hepatit C tanısının ardından 20 yıl içinde bu hastaların %6-8'inde HCC görülür. Japonya'da kronik HCV infeksiyonundan HCC gelişinceye kadar geçen sürenin yaklaşık 25 yıl olduğu bulunmuştur. Yapılan önemli çalışmalar; interferon tedavisinin HCC gelişmesini ya durdurduğunu yada yavaşlattığını göstermiştir.
HCV'nin akut infeksiyondan 6 aydan daha uzun süre kandan temizlenememesi halinde kronik infeksiyondan söz edilir. Eskiden kronik persistan hepatit ve kronik aktif hepatit terimleri kullanılırdı. Kronik persistan hepatitin zararsız olduğu farzedilirdi. Ancak bazan ciddi karaciğer hastalığına hatta karaciğer sirozuna yol açabileceğinin görülmesi nedeniyle bugün artık bu terminoloji kullanılmamaktadır.
Kronik HCV infeksiyonu olan hastaların yaklaşık %25'inde serum ALT seviyelerinin normal olmasına karşın serumda HCV RNA tespit edilir. Bu hastalar genellikle asemptomatiktirler ve çoğunluğunda karaciğer biyopsisinde hafif lezyonlar bulunur.
ALT seviyeleri artmış yada dalgalanma gösteren kronik HCV infeksiyonlu hastaların yaklaşık %50'sinde hafif kronik hepatit bulunur. Bu tip kronik hepatit C genellikle yavaş ilerler ve uzun dönem siroz riski düşüktür.
Kronik hepatit C'li hastaların %50'sinde orta derecede yada ciddi kronik hepatit histolojik bulguları bulunur. Bu hastalarda sirozun gelişme riski çok yüksektir. İnfeksiyonun yaşı, cinsiyet ve alkol kullanımı fibrozis ilerlemesini etkileyen başlıca faktörlerdir.
Hastalık 10 ila 40 yıl içinde gittikçe ilerler. Yüksek ALT ve AST seviyeleri sürüp giden karaciğer hasarını gösterir. Karaciğer biyopsisi hasarın tipini, derecesini ve hastalığın ciddiyetini ortaya koyar. Kronik hepatitli hastaların %20'sinde siroz gelişir. Siroz olan hastaların %25'inde (tüm kronik hepatit C'li hastaların %5'inde) karaciğer yetmezliği gelişebilir. Yine bu hastalarda primer karaciğer kanseri gelişme riski vardır. Şekil 4'de kronik HCV infeksiyonu seyrinde HCV markerleri seyri görülüyor.
HCV ile infekte çoğu kişide semptom ve belirtiler yoktur ve normal yaşama devam ederler. Akut infeksiyonun inkübasyon süresi 28 haftaya kadar uzasa bile ortalama 7 ila 9 haftadır. Karaciğer testleri haftalarca hatta bir yıla kadar normal ile anormal değerler arasında değişip durur. İnfekte bir kişide normal karaciğer testi bile olsa virüsü taşır ve başkalarına hastalığı geçirebilir. Kanlarında virüs vardır ve karaciğer hücrelerini tahrip edebilir. Eğer semptomlar var ise bunlar hafif halsizlik, üst karında ağrı, iştah kaybı, gaz çıkarmaya yatkınlık, ateş, baş ağrısı ve tüm vücutta kaşıntıdır. Çoğu kişinin sarılığı yoktur ancak bazen koyu idrar görülebilir.
Hepatit C İçin Aşı Var mıdır?
Bugün için HCV'den korunmak için bir aşı yoktur. HCV ile ilgili aşı çalışmaları şimdilik deneme safhasındadır. A ve B için yapılan aşılar hepatit C'ye karşı koruma sağlamaz. HCV'nin çok çeşitli genotiplerinin olması ve zarf proteinlerinin de sık mutasyon göstermesi aşı yapılmasını güçleştirmektedir. Etkili immunglobulin preparatı da yoktur. Bu arada HCV infeksiyonuna sahip bireyler mutlaka hepatit B için aşılanmalıdırlar.
·Kronik hepatit
C'de
tedavi:
Bugün için bu hastalığın
tedavisi için ruhsat almış ilaçlar Pegile interferonlar ve
ribavirindir. Uygun hasta seçiminden sonra bu ilaçlarla
hastalık başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir.
KRONİK KARACİĞER HASTALARINDA BESLENME
Eski bir Türk Atasözü olan ‘Can boğazdan gelir, can boğazdan
gider’ sağlıklı yaşamın nasıl beslenme ile yakından ilgili
olduğunu özetlemektedir. Bilindiği gibi kronik karaciğer
hastalıklarının ve sirozun tedavisinde diyet; yıllarca en
önemli konu olarak ele alınmış ve hep ön planda yerini
korumuştur. Tıp biliminin daha kısıtlı olduğu geçmiş dönemlerde
diyet önlemlerinde çok aşırı tavsiyelerde bulunulmuş ve bu
yönde önlemler alınmıştır. Anlamsız ve hastalara yarardan çok
zarar verebilecek diyet öğütlemeleri yapılmıştır. Günümüzde
artık diyet bir bilim olarak ele alınmakta uzun çalışmalardan
sonra diyet önerileri, listeleri yapılmaktadır. Bu temel kavram
göz önüne alınarak kronik karaciğer hastalarına önerilebilecek
dengeli ve yararlı beslenme önerilerini kısaca özetlendi.
Tüm yeşil ve sarı sebzeler özellikle; enginar (İçinde
bulunan Silymarin maddesi hücrelerin hasar görmesini engeller.
İhtiva ettiği fiber, magnezyum, folat ve C vitamini karaciğer
hastalıklarına olduğu kadar kanser gelişmesini de önlemede
yararlı olduğu bildirilmektedir), kabak, Brüksel lahanası,
lahana, karnabahar, kereviz, sarımsak, maydanoz, fesleğen,
havuç, nane, soğan, böğürtlen, anason, adaçayı, ıhlamur,
papatya (diüretik etkili) ile üzüm, incir, elma, portakal,
turunç, limon gibi tüm meyveler ve yağdan fakir, kolesterolü
az, fiber miktarı çok gıdalar tüm vücuda olduğu kadar
karaciğere oldukça faydalıdır.
Deve dikeni yada yabani enginar olarak bilinen Silybum
marianum bitkisinden elde edilen milk thistle karaciğer dostu
olarak bilinen silibin, silidianin ve silikristin içerir.
Silimarin, karaciğer hücre zarının yapısını değiştirerek
toksinlerin hücre içine girmesini önler ve hücre içindeki
polimeraz A etkisini uyararak karaciğer harabiyetini antagonize
eder. Hepatit ve siroz gibi karaciğer hastalıklarında tedaviye
yardımcı ve koruyucu olarak önerilir. Serbest radikallere karşı
güçlü bir antioksidandır ve bağışıklık sistemini güçlendirir.
Echinacea kökü hyalüroninaz enziminin oluşumunu engelleyerek
immün sistemi özellikle virüslere karşı korumaya yardım eder.
İmmün fonksiyonlarda insan vücudunda interferon üretimini
stimüle ederek lökositlerin, lenfositlerin ve makrofajların
üretimini ve aktivitelerini arttırmada etkilidir.
Kan şekeri yüksek olmayan hastalarda ılık su, bal ve limon
karışımı yada yağsız süt ve bal karışımı karaciğere oldukça
yararlıdır. Pekmez gibi demirden zengin gıdaların aşırı
miktarlarda alınmaları tavsiye edilmez.
Günde 5-6 kez yemeli, 2-3 saatten fazla aç kalmamalı, aç
olmasanız hatta iştahınızı kaybetseniz bile küçük miktarda
yemeye çalışmalısınız.
Karaciğer hastalıkları olan kişilerin öncül enerji
gereksiniminde kompleks karbonhidrat ihtiva eden tahıllar,
sebzeler ve meyvelerde bulunur ve sindirimi kolay kalori
kaynaklarıdır.Tahıl ürünleri
ekmek, tahılla hazırlanan kahvaltılık, pirinç ve makarna bol
miktarda yenilebilir.Günde 6 çay kaşığından fazla katı yağ
yenilmemeli.Özellikle vitamin A ve demir başta olmak
üzere herhangi bir vitamini ve minerali yüksek dozda
almaktan sakınınız.
Kronik karaciğer hastalığında temel olarak unutulmaması
gereken önlemler:
·
Uzun süre aç kalmamalı
·
Uykusuz kalmamalı
·
Çok yorulmamalı
·
Alkolden uzak durulmalı
·
Sigara ve benzeri toksinler alınmamalı
·
Hayvansal yağlardan sakınılmalı
·
Vitamin, mineral ve fiberden zengin olan meyve ve
sebzelere öncelik verilmeli
·
Stresin azaltılması yada uzak durulmasının yolları
bulunulmalı
·
Fazla kilolar verilmeli
·
Eksersiz yapılmalı
·
İyi, güzel ve doğal beslenmeye çalışın
·
Doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayınız.
DAHA İLERİ KARACİĞER
HASTALIĞINDA VE SİROZUNDA BESLENME
Karaciğer sirozu olan kişiler
eskiden bilinenin aksine genellikle daha çok protein ve enerjiye
ihtiyaçları vardır. Karaciğer sirozlu hastalarda hepatik
ansefalopati ve assit görülünceye kadar özel diyet önlemleri
gerekmeyebilir. Ancak bu durumlardan önce hafif-normal diyet adı
verilen ve dengeli ve yararlı beslenme şekli önerilir.
Hafif-normal diyet şunları içerir:
·
Yeterli enerji
desteği (35-38 kcal/kg vücut ağırlığı)
·
Alkol kesinlikle
alınmamalı
·
Günlük protein
alımı 1 gr/kg vücut ağırlığı
·
Bitkisel
proteinlerin tercihi
·
Yeterli yağ ve
karbonhidrat alınması
·
Dallanmış yağ
asitleri verilmeli
·
Yağda eriyen
vitaminler, kalsiyum, çinko ve gerekli ise demir verilmeli
Karbonhidratlar:
Kısa sürede enerji sağlarlar. Bu dönemde basit karbonhidratlardan
ziyade (şeker ve şekerlemeler),
kompleks karbonhidratlar diyette
yer almalıdır. Kompleks karbonhidratlar (nişasta) en çok ekmek,
makarna, hububat ve tahıllar, baklagiller, kuru fasulye ve bezelye,
pirinç de bulunur. Hasara uğramış karaciğer glikojen depolamaya
muktedir olamayabilir. Bu yüzdendir ki her 2-3 saatte bir düzenli
yemek yenmelidir.
Bir an için vücudunuzu bir otomobil
olarak düşünün. Sizin vücudunuzun benzini kan şekeridir. Basit
şekerler; şekerlemeler, meyveler, tatlı hamur işleri, makarna ve
süt ürünlerinde bulunur. Vücudunuz bunları süratli bir şekilde
kullanıp bitirir. Sonuçta bu basit şekerlerin alınması ile enerji
seviyesi süratli bir şekilde yükselip düşer. Bu yüzdendir ki
yakıtın idamesi için özellikle fiberi fazla olan kompleks
karbonhidratlara ek olarak az miktarda basit şekerler alınmalıdır.
Protein:
Protein kelimesi Yunanca birinci anlamına gelen ‘protos’dan gelir.
Proteinler canlı organizmanın temel kimyasal öğeleri olduğu gibi,
insanların beslenmesinde vazgeçilmez yeri olan besin maddesidir.
Yeterli ve fakat aşırıya kaçmayan proteinli diyete ihtiyaç vardır.
Protein kan ve dokuların idamesi, onarımı ve yenilenmesi için
gereklidir. Sirozlu hastalar proteini süt ve ürünleri ile bitkisel
kaynaktan almaları et kaynaklarından almalarından daha iyi tolere
ederler. Günlük protein ihtiyacı hastanın beslenme durumuna göre
kişiden kişiye değişebilir. Bununla beraber ileri derecede
karaciğer hastalığı olanlar proteini günde ortalama 80 - 100 gr’dan
fazla almamalıdır.
Yağlar:
Sirozu olan hastalarda yağlı diyetin sindirim ve absorbsiyonunda
sorunlar başlar. Hatta steatore dahi gelişebilir. Karaciğer
yağlanması adı verilen hepatosteatoz oluşabilir. Karaciğerin
yağlanması bir çok faktörden ileri gelebilir. Beslenmenin biçimi
yanında (yüksek zincirli trigliserid içeren gıdalar) ve kronik
hepatit özellikle de kronik C hepatitinde karaciğer yağlanması
olur. Yağ miktarı toplam kalorinin %25’ini geçmemelidir. Buda günde
40 ila 70 gram yağ miktarının alınması demektir. Orta zincirli yağ
asitlerin alınması tavsiye edilir. Çünkü orta zincirli
trigliseridlerin emilimi için safraya pek ihtiyaç olmaz. Dolayısı
ile karaciğer safra yapmak için daha fazla çalışmasına gerek
kalmaz.
Sodyum (Tuz): Sirozlu hastalarda sodyum
kısıtlanmalıdır. Ne yazık ki bir çok gıda sodyum içerir. İşleme
tabi bir çok et ürünü, peynirler, dondurulmuş gıdalar, kutulanmış
çorba ve sebzeler,çips ve krakerler porsiyon başına 1000 mg
üzerinde sodyum ihtiva eder. Sirozlu bir hasta için alınacak sodyum
miktarı günde 2500 mg’ı geçmemelidir.
Vitaminler:
Hastalığın bu döneminde vitamin eksikliği görülebilir. A, D, E, K
gibi yağda eriyen vitaminlerin suda çözünebilen formları
kullanılabilir. Bundan başka çinko, kalsiyum ve magnezyum eksikliği
de görülebilir. Uygun dozlarda alınması gerekebilir. Yüksek doz
vitamin ve mineral özellikle de demir ve A vitamininden
sakınılmalıdır.
Assit, ödem ve ensefalopati
hallerinde daha özel diyet gerekebilir.
Alkol: Tarihte eskiden beri insanların, beyin
faaliyetlerini yumuşatmak, gerçekleri işine geldiği gibi
algılayarak avunmak, kolay mutlu olmak yolunu aramak için bazı
keyif verici maddelere başvurduklarını gösteren kanıtlar vardır. Bu
maddelerin en eskisi alkol, ondan sonrakiler ise afyon ve
marihuana’dır. Alkol arapça ‘El kohl’ kelimesinden gelmektedir. Bu
kelime arapça’da ‘inceltilmiş, kurnaz’ anlamlarını içermektedir.
Uzun süre ve aşırı miktarlarda alkol almak sağlığa açıkça
zararlıdır. Alkole bağlı karaciğer sirozu 1781-1826 yılları
arasında yaşamış olan ve bu hastalığı ilk tanımlamış olan ünlü
Fransız hekimi Rene Laennec’in adına saygı olarak Laennec sirozu
adıyla da söylenir. Eğer karaciğer hasarı alkole bağlı gelişmiş ise
hastalar kesinlikle içki içmemelidirler. Eğer HBV veya HCV’ye bağlı
hepatit durumu söz konusu ise ve hatta sağlıklı HBV taşıyıcıları
bile olsalar alkolden sakınmaları gereklidir.
Nikotin (sigara): Karaciğere stres yapar. Ayrıca kanser ve
kalp krizi gibi bir çok sağlık sorununa yol açar. Tüm bunlar
dikkate alındığında kullanılmaması tavsiye olunur.
Kafein: Kahve, çay, kolalı içeceklerde bulunur.
Karaciğerde metabolize olduğu için bu organ üzerinde strese yol
açar. Özellikle geç vakit yada gece alınırsa uykusuzluk ve
bitkinliğe yol açacağından immun sistem üzerinde strese yol açar.
Bunların aşırı tüketiminden sakınılmalı.
Mümkün olduğunca sakınılması
yada ölçülü yenilmesi gereken içecek ve yiyecekler ise şunlardır:
Hazır meyve suları, hazır çorbalar, patlamış mısır, patates cipsi,
mısır cipsi (içlerinde çok değişik miktarlarda koruyucu ve katkı
maddesi bulunur)
Yağda kızarmış hamur tatlıları, çikolata, krema, helvalar
Kuruyemişler, tuzlu yağlı siyah zeytin, çemen, baharatlar, yer
fıstığı
Yağda kızartılmış yumurta, et, sucuk, pastırma, salam ve sosisler
Salamura balık, yağlı kavurma etler
Sakınılması gereken bazı ilaçlar:
Acetaminophen (paracetamol): Günde 4’den ve 10 günden fazla
kullanmayınız.
Ibuprofen: Geçici ALT yüksekliğine yol açar. Cimetidine, amphetamin
almayınız.
Codein, morfin: İnterferon tedavisi altında iseniz kullanmayınız.
Boya kokusu, yapıştırıcı kokusu, tiner ve ev temizlik maddelerinin
kokularıyla uzun süre temasdan sakınınız.
Karaciğeriniz size diyor ki;
·
Sen uyurken ve uyanıkken işimi hiç bırakmam bu yüzden
benim yorulmamam için senin de yorulmaman gerekir.
·
Uykusuz kalmaman bana iyi gelir.
·
Senin fazla aç kalman beni olumsuz etkiler.
·
Daima mükemmel çalışan bir kimya fabrikasıyım,
5000’den fazla işi tek başıma yaparım. Gereksiz ve ne olduğunu
bilmediğin ilaçları kullanım başıma fazladan iş açma.
·
Senin kullanman için bir akü gibi enerji depo ederim.
·
Gücün kuvvetin için kasların gelişmesine yardım
ederim.
·
Bir yerin kesilince kanamayı durdururum.
·
Sana zarar veren mikropları öldürürüm.
·
Gıdaları sindirmen için safra imal ederim.
·
Seni zararlı gazlardan ve çevre kirliliğinden
korurum. Bu yüzden eksoz gazları, duvar boyası kokuları, temizlik
maddesi ve deterjan kokuları, gaz, benzin, tiner, asit, matbaa,
deri boyası ve yapıştırıcı kokuları (Bally gibi) ve akü iş yeri
kokuları bana zarar verir.
·
Vücutta hangi yolla birikmişse biriksin zararlı
maddeleri süzerim.
·
Su ve sabunla sık sık yıkanırsan bana faydalı
olursun. Cildinde birikmiş toksik maddelerin atılmasını sağlarsın.
·
Sigara sana da ve bana da zarar verir.
·
Alkol benim ömrümü kısaltır.
·
Uyuşturucu ilaçlar, uyku verici ilaçlar sana ve bana
zarar verir.
·
Bana dikkat etmezsen hasta olurum.
·
Bana yararlı olduğu için hafif ekzersizi severim.
·
İkimizin de sağlıklı kalması için YARARLI GIDALARA
ihtiyacımız var.
·
Benimle iyi geçin hayat boyu yalnız sana HİZMET
edeyim.
BAŞA DÖN
ÜLSERATİF KOLİT
Ülseratif Kolit nedir?
Ülseratif Kolit bir kalın bağırsak (kolon) hastalığıdır. Kalın bağırsak ince bağırsaktan sonraki bağırsak bölümüdür. Ülseratif Kolit, kolonun iç yüzünü döşeyen tabakanın (mukoza) hastalığıdır. Mukozada iltihap ve kanayan yaralar (ülser) yapar.
Hastaların hemen hepsinde bağırsağın son bölümü (rektum) hastadır. Bazı hastalarda kalın bağırsağın daha büyük bir kısmı hastadır. Bazı hastalarda da bütün kolon hastadır. Yani hastalığın yaygınlığı hastadan hastaya değişir.
Hastaların bir kısmında başlangıç döneminde kabızlık olabilirse de, genellikle ishal vardır. Feçes kanlıdır, kanla birlikte mukus denilen parlak, kaygan bağırsak salgısı ve cerahat de feçes içinde görülür.
Ülseratif Kolit; kronik bir hastalıktır. Yıllarca devam eder. Tedavi ile hastanın şikayetleri ve bağırsaktaki hastalık hali düzelir. Ancak zaman zaman tekrarlamalar gösterir. Hastanın ilaçlarını doktor kontrolü altında sürekli kullanması gerekir.
Ülseratif Kolit'in nedenleri nedir?
Ülseratif Kolit'in nedeni bilinmemektedir. Gıda içerisinde alınan çeşitli maddeler, bakteri toksinleri, virüsler hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Etken ne olursa olsun, bu zararlı faktöre karşı bağırsak mukozasında cevap olarak iltihap hücreleri artar, inflamasyon ve ülserler gelişir.
Ülseratif Kolit bulaşıcı bir hastalık mıdır?
Ülseratif Kolit bir infeksiyon hastalığı değildir. Hasta, hastalığını çevresindeki insanlara bulaştırmaz.
Stres ya da başka faktörler Ülseratif Kolit oluşmasına veya hastalığın alevlenmesine yol açar mı?
Bazı hastalarda stresli dönemlerde hastalığın alevlendiği görülürse de, genellikle stres ile aktivasyon arasında belirgin bir ilişki yoktur.
Barsak infeksiyonları, soğuk, gribal infeksiyon, antibiyotikler ve muhtemelen ağrı kesici ilaçlar hastalığın alevlenmesini tetikleyebilir.
Ülseratif Kolit gebe kalmaya engel midir? Gebeliği etkiler mi? Gebelikte ilaç kullanılabilir mi?
Hastalığın aktif olduğu dönemde gebe kalınmaması önerilir.
Gebelik sırasında yarı yarıya hastalık alevlenebilir, ya da iyileşebilir. Bazı hastalarda doğumu takiben birkaç hafta içinde alevlenme olabilir.
Bağışıklık sistemini etkileyen Azothioprine (Imuran) tedavisi almakta olan hastalar gebe kalmaktan kaçınmalıdır. Sulfasalazine (Salozoprin), mesalazine (Salofalk) gibi ilaçlar gebelik sırasında, emniyetle kullanılabilir.
Gebelik sırasında hastalığın alevlenmesi halinde lavman yolu ile veya ağızdan kortizon kullanmak gerekebilir. Kortizonun anne karnındaki bebeğe zararlı etkisi gösterilmemiştir. Bununla birlikte yüksek dozda kortizon hapları almakta olan hastaların bebeğini emzirmemesi önerilir.
Ülseratif Kolit gebe kalmanızı ya da sağlıklı bebek sahibi olmanızı engellemez. Hamilelik ve doğum sırasındaki riskiniz, normal kişiden farklı değildir.
Ülseratif Kolit hastanın çocuğuna geçer mi?
Ülseratif Kolit, anne babadan çocuklarına geçen bir hastalık değildir. Bununla birlikte, aynı aile içinde birden fazla hasta birey bulunabilir. Bununla birlikte hastanın çocuğunda Ülseratif Kolit olması düşük olasılıktır.
Ülseratif Kolit hastanın aile yaşamını etkiler mi?
Ülseratif Kolit, erken çocukluk çağından 80 yaşına kadar herhangi bir yaşta başlayabilirse de, genellikle ilk kez 20-40 yaşları arasında ortaya çıkar. Bu yaşlar kişinin meslek edinme, evlenme, ev kurma, çocuklarını yetiştirme çabalarını yoğun olarak yaşadığı yaşlardır. Bu dönemde kişinin sağlığının iyi olması çok önemlidir.
Ülseratif Kolit nasıl teşhis edilir?
Hastanın hikayesinde kalın bağırsaktan olan kanama, birlikte olan ishal (kabız da olabilir) ve karın ağrısı Ülseratif Kolit olabileceği şüphesini doğurur. Yapılan dışkı ve kan tetkikleri ile bağırsak infeksiyonu olmadığı anlaşıldıktan sonra teşhisi kesinleştirmek için kolonoskopi yapılması gereklidir. Kolonoskopi, kolonoskop adı verilen yumuşak, bükülebilir, ucundan ışık veren özel aletlerle, bu konuda özel eğitim görmüş doktorlar tarafından yapılır. Kolonoskopla makattan girilerek bütün kalın bağırsağın iç yüzeyini gözle görülerek incelenir. Hastalığa özel bulgular saptanır. Hastalığın şiddet derecesi ve bağırsaktaki yaygınlığı belirlenir. Kolonoskopi sırasında bağırsak mukozasından alınan minik bir parçanın (biyopsi) mikroskop altında incelenmesi ile kesinleştirilir.
Yine hastalığa ait bulguların saptanması amacıyla bağırsak filmi çekilir. Gerek bağırsak filmi gerekse kolonoskopi hastanın takibi sırasında doktorun gerekli gördüğü zamanlarda tekrarlanır.
Ülseratif Kolit kanser midir? Ülseratif Kolit'li hastalarda bağırsak kanseri olur mu?
Ülseratif Kolit, kanser değildir. Kanser; vücudun herhangi bir yerinde kontrol edilemeyen aşırı büyümedir. Ülseratif Kolit tamamen farklı, iltihabi bağırsak hastalığıdır.
Ülseratif Kolit'li hastaların az bir kısmında, ileriki yıllarda, normal insanlara göre artmış kanser riski vardır. Özellikle tüm kolonun hasta olduğu ve hastalığın 10 yıldan fazla süredir mevcut olduğu hastalarda risk söz konusudur. Bu nedenle hastaların doktor kontrolü altında bulunmaları gerekir.
Bağırsağın yalnızca bir bölümünü tutan hastalık bağırsağın tümüne yayılabilir mi?
Hastalığın alevlendiği dönemlerde, hasta olan bağırsak kısmı genellikle hep aynıdır. Bazen hastalığın yaygınlığında azalma olur. Bazen de, şiddetli ataklarla birlikte yaygınlığı artabilir.
Ülseratif Kolit tedavi edilebilir mi?
Evet, tedavi edilebilir. Tedavide ağız yolu ile verilen haplar veya makattan bağırsak içine uygulanan lavman veya fitil şeklinde ilaçlar kullanılır. Ancak hastalığı tamamıyla yok eden bir tedavi şekli yoktur. Özellikle tedavinin kısa sürede kesilmesiyle hastalık yeniden alevlenir. Bu nedenle tedavinin uzun süre (hayat boyu) olması gerekir. Bu şekilde hastalığın yeniden aktivasyonu önlenmiş olur. Yine de tedavi altında dahi, hastaların az bir kısmında hastalığın alevlenmesi olasıdır. Hastalığın tamamen ortadan kalkması, ancak hasta bağırsağın ameliyatla çıkarılması ile mümkün olur.
Ülseratif Kolit tamamen iyileşebilir mi?
Hastalığın belirti ve bulguları yıllarca, hatta tedavi verilmeksizin hayat boyu ortadan kaybolabilir. Hastaların büyük bir kısmında ise ne yazık ki dönem dönem alevlenmeler göstererek seyredebilir.
Ülseratif Kolit'in tedavisinde diyetin yeri var mıdır?
Ülseratif Kolit tedavisinde özel diyetlerin çok az rolü vardır. Hastalığa neden olan ya da şiddetlendiren belirlenmiş herhangi bir diyet yoktur. Tedaviye iyi cevap vermeyen bazı hastalarda sütlü gıdanın diyetten çıkarılması ile önemli ölçüde iyileşme olmaktadır.
Ülseratif Kolit'te ameliyat tedavisi gerekir mi? Hangi hallerde gerekir?
Kalın bağırsağın tümünü ya da büyük kısmını ameliyatla çıkartmak gerekebilir. Ameliyatı gerektiren durumlar şunlardır:
Yoğun ilaç tedavisine rağmen iyileşmeyen, bağırsak felci veya delinme riski taşıyan çok şiddetli aktivasyon olması.
Yıllarca sık tekrarlayan ataklar nedeniyle hastanın iyileşmemesi.
Özellikle kalın bağırsağın büyük kısmı, ya da tümü hasta olanların tedaviyyle hızlı düzelmemeleri.
Vücudun diğer organlarında da (göz, deri, eklem) iltihabi hastalığın sık sık tekrarlaması.
Kalın bağırsakta kanser gelişme riskinin belirmesi.
İrritabl
Barsak Sendromu (İBS)
İBS nedir?
İrritabl Barsak Sendromu
kelimelerinin baş harfleri kullanılarak kısaca İBS olarak
adlandırılan bu bozukluk, kalın barsakların kronik (yineleyen) bir
hastalığıdır. En sık görülen mide-barsak hastalıklarındandır.
Eskiden spastik kolit, mükoz kolit gibi farklı isimlerle
adlandırılmıştır. Ancak kolit kelimesi kalın barsaklarda iltihabi
bir olayı tarif etmek için kullanılır. Oysa ki İBS de böyle bir
durum söz konusu değildir.Kadınlarda erkeklere göre iki kat daha
sık karşılaşılır.Hastalık belirtileri genellikle ergenlikten
yetişkinliğe geçildiği ilk yıllarda ortaya çıkar. Hastalık hayatı
tehdit etmemekle birlikte, etkilediği kişilerin günlük yaşamını ve
sosyal hayatlarını oldukça olumsuz yönde etkileyebilir.
Nasıl oluşur?
İBS’nin nedeni tam olarak bilinmemekle
birlikte, kalın barsak hareketliliğini sağlayan kasların
çalışmasında bir artma ya da azalma söz konusu olduğu
gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalar İBS’li hastaların
normalde hissedilmeyen barsak hareketlerini hissettiklerini ortaya
koymuştur. Bu durum, İBS’li kişilerin iç organlarından, özellikle
sindirim kanalından gelen uyaranlara karşı aşırı hassas olması
anlamına gelen “visseral hipersensitivite” olarak
adlandırılmaktadır.Bazı gıdalar, günlük stres İBS ataklarını
başlatabilir.
Belirtileri nelerdir?
En sık görülen belirtileri karında kramp
tarzında ağrı ya da rahatsızlık hissi, kabızlık ya da ishal (ya da
birbiri peşi sıra her ikisi birden), gaza bağlı karında şişkinlik
ve gerginlik hissidir. Bunların dışında bazı hastalarda dışkıda
sümüksü madde olması, acil dışkılama ihtiyacı, anormal dışkı şekli
gibi ek belirtiler de olabilir. Şikayetler genellikle yüklü bir
öğünden sonra ya da stres altındayken ortaya çıkar. Barsakların
boşalmasından sonra şikayetler kısmen hafifler.
Nasıl teşhis edilir?
İBS için tanı koydurucu özel bir yöntem ya da
test yoktur. Hastanın tipik belirtileri hekimi İBS’ye yönlendirir.
Ancak, benzer belirtilere neden olabilecek başka hastalıkları
elemek için bazı kan tahlilleri, ya da endoskopik teşhis yöntemleri
kullanılır. Bu testler başka bir hastalığa işaret etmiyorsa, tipik
belirtilerin varlığında İBS teşhisi konulur.
Tedavisi nasıldır?
İBS tüm tedavilere rağmen tekrarlayıcı ve
kronik bir hastalıktır. Hastalara şikayetlerinin olduğu dönemlerde
ilaç tedavileri önerilir. Hastalığın belirtilerinin kişiden kişiye
ve aynı kişide zaman içinde çok değişkenlik göstermesi, her hastaya
ihtiyaçlarına göre farklı ilaçlar kullandırmayı gerektirebilir.
Genellikle birden fazla belirti mevcut olduğu için, tedavide de her
belirti için farklı ilaçlar uygulamak gerekli olmaktadır.
Ancak günümüzde özellikle kabızlıkla seyreden
İBS için yeni tedavi olanakları mevcuttur. Bu ilaçlar hem kabızlığı
gidermekte hem de barsaklardaki aşırı duyarlılığı, şişkinlik
hissini gidermektedir.
IBS iş verimliliğini etkiler mi?
İrritabl Barsak Sendromu (İBS) hastaların
yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen kronik bir hastalıktır.
İBS hastalarının yaşam kalitelerinin diyabetikler ya da son dönem
böbrek hastaları kadar bozulduğunu ortaya koyan çalışmalar vardır.
Bir başka çalışmada ise İBS’li hastaların yaşam kalitelerinin
gastroözofageal reflü, astım ya da migren hastalarına göre daha
bozuk olduğu gösterilmiştir.
İBS’nin ABD’de gripten sonra ikinci en sık işe
ya da okula gidememe nedeni olduğu bilinmektedir. Bunun dışında
çalışan İBS hastalarının iş yaşamlarını da zorlaştırmaktadır. İBS
hastalarında işe ya da okula gidememe, olmayanlara göre 3 kat daha
fazla yaşanan bir sorundur.
Günlük hayatta dikkat edilmesi gereken
noktalar nelerdir?
- Stres İBS’ye neden olmamakla birlikte
belirtilerin şiddetini ve seyrini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu
nedenle, stres yönetimi ve stresle başetme gibi konularda
danışmanlık almak faydalı olabilir.
- Günlük su tüketiminizi artırın.
- Alkol şikayetlerinizi artırabilir, dikkatli
olun ya da hiç kullanmayın.
- Gıdalarınızı dikkatli seçin. Her hastada
şikayetlerin ortaya çıkmasına neden olan gıdalar farklı olabilir.
Tükettiğinizde olumsuz etkisini gördüğünüz gıdaları not edin. Bu
gıdaları her tükettiğinizde şikayetleriniz üzerinde olumsuz
etkisi oluyorsa daha az tüketin ya da hiç kullanmayın.
- Kabızlıktan şikayetçiyseniz beslenmenizdeki
lif miktarını artırabilirsiniz. Ancak aşırı lif tüketiminin gaz
ve karın ağrısını artırabileceğini unutmayın! Bir kerede çok
miktarda lifli gıda tüketmek yerine lifi beslemenize azar azar
ekleyin.
- Lifli gıdalara örnek olarak tam buğday
unundan yapılmış ekmek, kayısı, incir, kivi, böğürtlen,
hindistancevizi, şeftali, armut, erik, ananas, çilek, frambuaz
gibi meyveler; badem, antepfıstığı, ceviz gibi kuruyemişler;
Brüksel lahanası, mısır, brokoli, maydanoz gibi sebzeler; fasulye
ve mercimek gibi bakliyatlar sayılabilir.
- Yağlı gıdalar şikayetleri artırır, daha az
tüketin.
- Suni tatlandırıcılar ve bunları içeren
hazır içecek ve yemekler ağrı ve ishali artırabileceğinden
tüketilmemelidir.
- Karbonatlı içecekler, şarküteri ürünleri,
süt ve süt ürünleri de bir çok kişide İBS seyrini olumsuz
etkileyebilir.
- Bir kerede yüklü bir öğün yemek yerine daha
sık küçük öğünlerle beslenmeyi deneyin.
BAŞA DÖN
|