Hastalıklar

Gastroenteroloji uzmanlık alanına Karaciğer, Safra Kesesi ve Safra Yolları, Yemek Borusu (Özofagus), Mide ve Oniki Parmak Barsağı (Duodenum), İnce Barsaklar (Jejunum ve İleum), Kalın Barsak (Kolon) ve Anüs, Pankreas, Dalak organların hastalıkları dahildir.


Hepatit B

Hepatit B, insanların bazen ağır bir biçimde hastalanmasına neden olabilen ve yaşamı tehdit edici hale gelebilen ciddi bir bulaşıcı hastalıktır. Dünyada, önde gelen ölüm nedenleri arasında dokuzuncu sırada yer alır ve yaklaşık 350 milyon kişi bu virüsü taşımaktadır. Hepatit B infeksiyonu ülkemizde de çok sık olup ortalama %5-7 oranında rastlanmaktadır. Buyüzden hastalığa yakalanmış ya da yakalanma riski altında olabilirsiniz.

Hepatit B'nin tedavisinde uyulması gereken diyetler ve kullanılabilecek ilaçlar vardır. Bu hastalık konusunda bilgilenmek de iyi bir yaklaşımdır, çünkü böylece korunma ve tedavi konusunda doktorunuzla işbirliği yapabilirsiniz.


Hepatit B'ye yol açan nedir?

Hepatit B, Hepatit B virüsü olarak bilinen bir virüsün herhangi bir yolla bulaşması nedeniyle oluşur. Hepatit B virusu ilk kez bulaştığı zaman erişkin kişi iseniz %90 vucut buna karşı bağışıklık kazanıp virusu kandan uzaklaştırır. Vakaların %10'u ise kronikleşir. Bu durumda virüs karaciğeri etkiler.


Virüs nedir?

Virüs tıpkı bakteri gibi, insanların ya da hayvanların içinde yaşayabilen çok küçük bir mikroptur. Hepatit B virüsü gibi bir virüs insanın içine girdiğinde çok hızlı çoğalır. Sonuçta, virüsün bulaştığı kişide milyonlarca virüs oluşabilir.


Kimler Hepatit B'ye yakalanır?

Hepatit B'ye yakalanma riski en yüksek olanlar şunlardır:

• Hepatit B'nin çok yaygın olduğu bölgelerde, örneğin Çin, Güneydoğu Asya, Kuzey Kanada ve Afrika'nın büyük bölümünde yaşayanlar.

• Bu ülkelerde çocukların çoğu, doğumda anneleri Hepatit B virüsü ile enfekte olduğu için bu virüse maruz kalır. Hepatit B'nin çok sık görüldüğü ülkelerde yaşayan insanlar virüsü birbirlerine bulaştırabilirler.

• Korumasız birden çok eşle cinsel ilişkiye giren kişiler. Yetişkinlerde en sık bulaşma yolu budur.

• Enjeksiyon yoluyla madde kullananlar.

• Virüs bulaşmış kana ya da kazayla iğne batması yaralanmalarına maruz kalan sağlık çalışanları.

• Hijyenik olmayan aletlerle kulak deldirme, dövme yaptırma.

• Hemodiyaliz hastaları.

Daha nadir geçiş yolları:

• Isırma olmuşsa tükrükle geçebilir.

• Öpmekle geçtiği halen bildirilmemiştir.

• Virus taşıyan kanın verildiği kişiler. Bu olasılık artık çok yüksek değildir. Çünkü kan bankaları artık kanları kontrol etmekte ve eğer virüs tespit edilirse kan imha edilmektedir.

Hepatit B virüsünün bulaşabilir seviyede olduğu sıvılar:

* Meni

* Vajinal sekresyonlar

* Tükrük

* Kan

Hepatit B virüsünün bulaşabilir seviyede olmadığı durumlar:

* Gözyaşı

* İdrar

* Gayta

* Anne sütü

HBV su, yemek yada temas etme yoluyla yayılmaz.


Akut Hepatit B'nin belirtileri nelerdir?

Eğer akut Hepatit B'niz varsa kendinizi:

• "Grip" olmuş gibi hissedebilirsiniz.

• Halsiz ve yorgun hissedebilirsiniz.

• Bulantı ve kusma olabilir.

• İshal olabilirsiniz.

• Derinizde döküntü yada eklem ağrısı olabilir.


Bir ya da iki hafta sonra:

• Gözlerin ve derinin sarardığı ve sarılık olarak bilinen bir durum da gelişebilir.

• Dışkınız açık renkli olabilir.

• İdrarınız koyu sarı bir renk alabilir.

Akut Hepatit B'si olan çoğu kişi birkaç hafta sonra kendini yeniden iyi hisseder ve virüs onların yeniden hastalanmasına yol açmaz. Bu kişilerde virüse karşı bağışıklık veya korunma gelişmiştir.


Kronik Hepatit B nedir?

Bazı kişilerde Hepatit B, virüsüne karşı bağışıklık gelişmez ve enfekte durum aylar ya da yıllar boyunca devam eder. Bu kişilerde kronik Hepatit B olarak bilinen durum gelişir ve bunlar kronik taşıyıcılar olarak bilinirler. Kronik Hepatit B'si olan birçok kişi uzun bir süre herhangi bir rahatsızlık hissetmez. Ancak, birkaç yıldan sonra kendilerini giderek daha hasta hissederler ve bazen de tedavi edilmemiş Hepatit B nedeniyle ölebilirler. Eğer kronik Hepatit B'niz varsa, ne durumda olduğunuzu görmek için doktorunuz zaman zaman kontrole gelmenizi isteyebilir.


Kronik Hepatit B'nin belirtileri nelerdir?

Başlangıçta kronik Hepatit B, akut Hepatit B'yle aynı belirtileri gösterebilir; yorgunluk hissi ya da mide rahatsızlığı gibi. Ayrıca, kas ve eklemlerinizde ağrı olabilir ya da kendinizi halsiz hissedebilirsiniz. Bu belirtiler birkaç hafta ya da ay sürebilir. Kronik ya da akut Hepatit B olup olmadığınızı sadece bir doktor söyleyebilir.

Birkaç yıldan sonra kendinizi çok hasta hissetmeye başlayabilirsiniz. Sürekli olarak mide rahatsızlığınız olabilir ve vücudunuzun sağ tarafı ağrıyabilir. Ayrıca siroz olarak bilinen ciddi bir durumda gelişebilir.

Sirozlu hastalarda aşağıdaki belirtiler görülebilir:

• Gözlerde ve bazan deride sarılık

• Kaşıntı

• Vücutta sıvı tutulması

• Mide ve özofagusta kanama

• Konfüzyon, letarji ya da koma

• Avuç içlerinde kızarıklık

• Karında şişme

• Derideki küçük arterlerin örümcek bacağına benzer bir şekilde dallanarak yayılması.

Kronik Hepatit B'si olan çok az sayıda kişide ileride karaciğer kanseri gelişir.

Hem siroz hem de karaciğer kanseri, sadece yıllardır Hepatit B virüsüyle enfekte olanlarda gelişir. Siroz da, karaciğer kanseri de öldürücü olabilir.


Kronik Hepatit B'si olan herkes çok hasta mı olur?

Hayır. Kronik Hepatit B'si olanların çoğu hiçbir zaman kendini kötü hissetmez. Ancak, kronik Hepatit B'si olan bazı kişilerde çok ciddi hastalıklar gelişebilir. Eğer kronik Hepatit B enfeksiyonunuz varsa, doktorunuz sizi daha çok hastalanmadan tedavi etmek isteyebilir.


Hepatit B nasıl tedavi edilir?

Neyse ki, kronik Hepatit B ilaçla tedavi edilebilmektedir. Günümüzde başta interferonlar olmak üzere pek çok ilaç bu hastalığın tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Bugün için ruhsatlı kullanılan ilaçlar Pegile interferon, lamivudin, adefovir, telbivudine, entecavir ve tenofovir' dir. Bununla birlikte bir kaç yeni antiviral ilaç da ruhsat almak için beklemektedirler.

İnterferon ve antiviral ilaçlar konuyu bilen emin ellerde hastanın hastalığının durumuna göre planlanıp verilir ve takip edilir.

Son olarak şunu vurgulayarak belirmek istiyorum. Mart 2009 Amerika'da Washington'da yapılan uluslararası kronik hepatitler sempozyumunda bildirilen en yeni bilgi Kronik hepatit B infeksiyonu 30 yıl gibi uzun takipte vakaların %57,5'inde hastayı terk ettiğidir. Yani vakaların yarısından çoğu bu infeksiyondan kurtulabilir. Bu önemli bilgiden şu sonucu çıkarıyoruz: Bu süre zarfında HBV infeksiyonlu vakalarda karaciğeri korumaktır. Bu iyi takip, doğru beslenme, sağlıklı yaşam ve gerektiğinde etkin ve doğru tedavi ile olur.


SONUÇ OLARAK KRONİK HBV İNFEKSİYONU TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR.

Hepatit C

Hepatit C günümüzde Türkiye'de ve dünyada aşılması gereken önemli bir sağlık sorunu olup üzerinde bilim çevreleri tarafından yoğun bir şekilde çalışılmakta ve araştırmalar yapılmaktadır. Bugün için hepatit C hakkında bilinenlerin bilinmeyenlerden çok daha az olduğu gerçeğinden hareketle bu hastalık kolayca anlaşılabilmesi için soru ve yanıt şekilde ele alınmaya çalışılmıştır.

Bilindiği üzere hepatit C virusu (HCV) karaciğerde infeksiyona neden olur. İlk önceleri non A non B hepatiti diye adlandırılırdı. Daha sonra 1970'li yılların ortasında Hepatit C olarak tanımlandı. 1989'da virusa karşı antikorlar bulundu ve bu da tanı için rutin testlerin geliştirilmesinde büyük yardımcı oldu. 1992'den sonra Amerika'da ve 5 yıl öncede Türkiye'de transfüzyon öncesi rutin taramalar arasına girdi.


Hepatit C Nasıl Bir Sağlık Sorunudur?

HCV'nin ciddi bir şekilde karaciğerde hastalığa neden olması ve ölüme sebebiyet vermesi, bundan korunmak için aşısının olmaması, tedavideki ciddi başarısızlıklar ve bu hastalıktan ölümlerin giderek artışı bu hastalığı tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu haline getirmiştir.

Hepatit C; Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “silent epidemic” sinsi epidemi yada bir çok araştırmacının da bildirdiği gibi “silent killer” sinsi katil olarak tanımlanmaktadır. Dünyada ortalama prevalansı %3 (0.1-5) civarındadır. Kuzey Avrupa, kuzey Amerika < %0.2, güney Avrupa ve Japonya'da %1-1.5, güney Amerika ve Çin'de > %5, kuzey ve orta Afrika'da >%10, Mısır'da ise %15 dolaylarıdadır. 1 Türkiye'de banka kanlarında anti-HCV pozitifliği ortalama %0.5 (0.3-1.5) civarındadır. Bu oran hemodiyaliz hastalarında %41 (14.4-82.8), uyuşturucu bağımlılarında %54.8, hematolojik hastalığı olanlarda %12.5-57.1, sağlık personelinde %0.9, hayat kadınlarında %3.2-12 civarındadır. 2 Dünyada yaklaşık 200 milyon insanın virus taşıyıcısı olduğu bunlarında yaklaşık 4 milyonunun Amerikalı (50 kişiden 1'inde HCV'nin mevcut olduğu) ve 9 milyonunun da Avrupalı olduğu tahmin edilmektedir. HCV; gelişmiş ülkelerde akut hepatitlerin %20'sinden, kronik hepatitlerin %70'inden, sirozların %40'ından, karaciğer kanserlerinin %60'ından sorumludur. Kuzey Amerika, Avrupa ve Avusturalya'da kronik karaciğer hastalığının başlıca sebebidir ve karaciğer transplantasyonunun da en sık indikasyonudur.


Hepatit C Ne Yapar ve Doğal Seyri Nasıldır?

Hepatit C iyi huylu bir hastalık değildir. Başlıca bu virus ile bulaşık kan ve kan ürünleri ile geçen bir hastalıktır. Akut HCV infeksiyonundan yaklaşık 15 ila 30 yıl sonra ciddi karaciğer hastalığı gelişir. HCV'ye bağlı kronik karaciğer hastalığının erken dönemde tanınabilir bir belirti yada semptomu yoktur. Musab kişiler kendilerini sağlıklı hissederler. Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre infekte kişilerin %15-20'sinde spontan iyileşme olur. %80'inde ise kronik hepatit gelişir. Bunların da %20'si siroza ilerler. Siroz gelişen vakaların da %5'inde karaciğer kanseri (hepatosellüler karsinoma) gelişir. Sirozu olmayan kronik hepatit C'li hastalarda karaciğer kanseri gelişimi nadirdir. Hastalık sürecinin bu ilerleyiş şekli tipik olarak asemptomatik bir şekilde gerçekleşmekte, akut infeksiyondan kronik infeksiyona, daha sonra da siroza ve en son olarak da hepatosellüler karsinomaya (HCC) doğru ilerleyiş gösteren, sıralı bir seyir izlemektedir


Kimler Risk Altındadır?

HCV, başlıca infekte olmuş kan ile doğrudan temas sonucunda bulaşmaktadır. Kanda ve özellikle de vücudun diğer sıvılarında HCV konsantrasyonları HBV'ye göre çok düşüktür. Hepatit C'li hastanın kanından iğne batmasıyla HCV bulaşması ikinci jenerasyon anti-HCV testleri ile %3.5 (0-7), HCV RNA testleri dikkate alındığında %10 iken bu oran HBV için %4 ila 35, HIV için ise %0.3'dür. Diğer taraftan infekte olan bireylerin yaklaşık %50'sinde görünürde tespit edilebilen bir risk faktörü bulunmamaktadır.

Virüsün olası bulaş yolları; kan ve kan ürünleri nakli, hemodiyaliz, iğne batması, kesici yaralanmalar, tükrük (ısırık yoluyla), ev halkı içindeki bulaşma, dövme yaptırma, vücut deldirme sayılabilir. Seksüel yolla nadiren geçer. Tükürük yada meni ile geçebildiği pek açık değildir. Çünkü tükürük ve genital salgılarda HCV konsantrasyonları oldukça düşüktür. Buna karşın tıraş bıçağı, iğneler, diş fırçası, tırnak makası, berber makası ve aküpünktür iğneleri kullanımı ile geçebilir. Göze konjoktivaya kan sıçramasıyla HCV bulaşması oldukça nadirdir. HCV'li tüm hastalar potansiyel olarak infeksiyözdür. A ve B'nin aksine geçirilmiş infeksiyon immunite oluşturmaz. İnfekte anneden çocuğa geçiş %6'dan azdır. Çocuklarda bulaşma anne kanındaki virus yükü ile yakından ilişkilidir. Geçiş genellikle HCV RNA titreleri yüksek olan annelerin bebeklerinde olmaktadır. Anne karnında geçiş nadirdir. Bulaşma daha çok doğum sırasında olmaktadır. Emzirme yoluyla geçtiğine dair deliller de yoktur. Çocuklar 1 yaşında test edilmelidir.


Virüs taşıyıcılığı ne demektir?

Bugün için birçok bilim adamı tarafından hem kronik hepatit B ve hem de kronik hepatit C için taşıyıcılık terminolojisi pek kabul görmemekle birlikte öğretici olması nedeniyle literatürde yer almaktadır. Yapılan tetkikler sonucunda ALT düzeyi normal, anti-HCV pozitif ve HCV RNA (PCR) pozitifliği tespit edilen hastaların virüs taşıyıcısı oldukları bildirilmektedir. Bunların çoğunda karaciğer biyopsisinde en fazla hafif derecede fibrozis saptanmakta ve interferon tedavisi başarılı sonuçlar vermemektedir. Bunun yanında tedavi esnasında ALT alevlenmesi olmakta ve hastaların çoğunda kalıcı yanıt alınamamaktadır. Eğer HCV RNA (PCR) negatif olarak bulunmuş ise, yanlış negatif olabilir düşüncesiyle HCV RNA (PCR) 6 ay sonra tekrarlanmalıdır. İkinci sefer PCR negatif bulunursa; ya anti-HCV yanlış pozitiftir yada infeksiyon kendi kendine iyileşmiş olabilir. HCV ile infekte hastaların %25 ila 40'ını taşıyıcılar oluşturur. İlk başlarda bu hastaların belirgin bir karaciğer hastalığı da yoktur. Bu vakaların tedavi verilmeksizin takip edilmeleri uygun olur.


HCV Karaciğerin Primer Kanseri Olan Hepatosellüler Karsinomaya Yol açar mı?

Dünya çapında HCC gelişimi için en yaygın ana risk faktörü olarak hepatit C virüsü kabul edilmektedir. 10 yıllık bir peryodun ardından kronik HCV'li hastaların %20'sinde histolojik olarak siroz gelişebilir. Kronik hepatit C tanısının ardından 20 yıl içinde bu hastaların %6-8'inde HCC görülür. Japonya'da kronik HCV infeksiyonundan HCC gelişinceye kadar geçen sürenin yaklaşık 25 yıl olduğu bulunmuştur. Yapılan önemli çalışmalar; interferon tedavisinin HCC gelişmesini ya durdurduğunu yada yavaşlattığını göstermiştir.


Kronik Hepatit C Ne Demektir?

HCV'nin akut infeksiyondan 6 aydan daha uzun süre kandan temizlenememesi halinde kronik infeksiyondan söz edilir. Eskiden kronik persistan hepatit ve kronik aktif hepatit terimleri kullanılırdı. Kronik persistan hepatitin zararsız olduğu farzedilirdi. Ancak bazan ciddi karaciğer hastalığına hatta karaciğer sirozuna yol açabileceğinin görülmesi nedeniyle bugün artık bu terminoloji kullanılmamaktadır.

Kronik HCV infeksiyonu olan hastaların yaklaşık %25'inde serum ALT seviyelerinin normal olmasına karşın serumda HCV RNA tespit edilir. Bu hastalar genellikle asemptomatiktirler ve çoğunluğunda karaciğer biyopsisinde hafif lezyonlar bulunur.

ALT seviyeleri artmış yada dalgalanma gösteren kronik HCV infeksiyonlu hastaların yaklaşık %50'sinde hafif kronik hepatit bulunur. Bu tip kronik hepatit C genellikle yavaş ilerler ve uzun dönem siroz riski düşüktür.

Kronik hepatit C'li hastaların %50'sinde orta derecede yada ciddi kronik hepatit histolojik bulguları bulunur. Bu hastalarda sirozun gelişme riski çok yüksektir. İnfeksiyonun yaşı, cinsiyet ve alkol kullanımı fibrozis ilerlemesini etkileyen başlıca faktörlerdir.

Hastalık 10 ila 40 yıl içinde gittikçe ilerler. Yüksek ALT ve AST seviyeleri sürüp giden karaciğer hasarını gösterir. Karaciğer biyopsisi hasarın tipini, derecesini ve hastalığın ciddiyetini ortaya koyar. Kronik hepatitli hastaların %20'sinde siroz gelişir. Siroz olan hastaların %25'inde (tüm kronik hepatit C'li hastaların %5'inde) karaciğer yetmezliği gelişebilir. Yine bu hastalarda primer karaciğer kanseri gelişme riski vardır. Şekil 4'de kronik HCV infeksiyonu seyrinde HCV markerleri seyri görülüyor.


Semptom ve Belirtiler

HCV ile infekte çoğu kişide semptom ve belirtiler yoktur ve normal yaşama devam ederler. Akut infeksiyonun inkübasyon süresi 28 haftaya kadar uzasa bile ortalama 7 ila 9 haftadır. Karaciğer testleri haftalarca hatta bir yıla kadar normal ile anormal değerler arasında değişip durur. İnfekte bir kişide normal karaciğer testi bile olsa virüsü taşır ve başkalarına hastalığı geçirebilir. Kanlarında virüs vardır ve karaciğer hücrelerini tahrip edebilir. Eğer semptomlar var ise bunlar hafif halsizlik, üst karında ağrı, iştah kaybı, gaz çıkarmaya yatkınlık, ateş, baş ağrısı ve tüm vücutta kaşıntıdır. Çoğu kişinin sarılığı yoktur ancak bazen koyu idrar görülebilir.


Kronik hepatit C'de tedavi:

Bugün için bu hastalığın tedavisi için ruhsat almış ilaçlar Pegile interferonlar ve ribavirindir. Uygun hasta seçiminden sonra bu ilaçlarla hastalık başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir.


SONUÇ OLARAK KRONİK HEPATİT C TEDAVİSİ BUGÜN İÇİN DAHA BAŞARILIDIR VE ALGORİTMALAR NETLEŞMİŞTİR.

İrritabl Barsak Sendromu (İBS)

İrritabl Barsak Sendromu kelimelerinin baş harfleri kullanılarak kısaca İBS olarak adlandırılan bu bozukluk, kalın barsakların kronik (yineleyen) bir hastalığıdır. En sık görülen mide-barsak hastalıklarındandır. Eskiden spastik kolit, mükoz kolit gibi farklı isimlerle adlandırılmıştır. Ancak kolit kelimesi kalın barsaklarda iltihabi bir olayı tarif etmek için kullanılır. Oysa ki İBS de böyle bir durum söz konusu değildir.Kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık karşılaşılır.Hastalık belirtileri genellikle ergenlikten yetişkinliğe geçildiği ilk yıllarda ortaya çıkar. Hastalık hayatı tehdit etmemekle birlikte, etkilediği kişilerin günlük yaşamını ve sosyal hayatlarını oldukça olumsuz yönde etkileyebilir.


Nasıl oluşur?

İBS’nin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, kalın barsak hareketliliğini sağlayan kasların çalışmasında bir artma ya da azalma söz konusu olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalar İBS’li hastaların normalde hissedilmeyen barsak hareketlerini hissettiklerini ortaya koymuştur. Bu durum, İBS’li kişilerin iç organlarından, özellikle sindirim kanalından gelen uyaranlara karşı aşırı hassas olması anlamına gelen "visseral hipersensitivite" olarak adlandırılmaktadır.Bazı gıdalar, günlük stres İBS ataklarını başlatabilir.


Belirtileri nelerdir?

En sık görülen belirtileri karında kramp tarzında ağrı ya da rahatsızlık hissi, kabızlık ya da ishal (ya da birbiri peşi sıra her ikisi birden), gaza bağlı karında şişkinlik ve gerginlik hissidir. Bunların dışında bazı hastalarda dışkıda sümüksü madde olması, acil dışkılama ihtiyacı, anormal dışkı şekli gibi ek belirtiler de olabilir. Şikayetler genellikle yüklü bir öğünden sonra ya da stres altındayken ortaya çıkar. Barsakların boşalmasından sonra şikayetler kısmen hafifler.


Nasıl teşhis edilir?

İBS için tanı koydurucu özel bir yöntem ya da test yoktur. Hastanın tipik belirtileri hekimi İBS’ye yönlendirir. Ancak, benzer belirtilere neden olabilecek başka hastalıkları elemek için bazı kan tahlilleri, ya da endoskopik teşhis yöntemleri kullanılır. Bu testler başka bir hastalığa işaret etmiyorsa, tipik belirtilerin varlığında İBS teşhisi konulur.


Tedavisi nasıldır?

İBS tüm tedavilere rağmen tekrarlayıcı ve kronik bir hastalıktır. Hastalara şikayetlerinin olduğu dönemlerde ilaç tedavileri önerilir. Hastalığın belirtilerinin kişiden kişiye ve aynı kişide zaman içinde çok değişkenlik göstermesi, her hastaya ihtiyaçlarına göre farklı ilaçlar kullandırmayı gerektirebilir. Genellikle birden fazla belirti mevcut olduğu için, tedavide de her belirti için farklı ilaçlar uygulamak gerekli olmaktadır.

Ancak günümüzde özellikle kabızlıkla seyreden İBS için yeni tedavi olanakları mevcuttur. Bu ilaçlar hem kabızlığı gidermekte hem de barsaklardaki aşırı duyarlılığı, şişkinlik hissini gidermektedir.

Reflü Hastalığı Nedir?

Gastroözofageal reflü (GÖR); mide sıvısının semptom ve harabiyet yapmaksızın öğürme veya kusma olmadan yemek borusuna geri kaçışına denir. GÖR özofagusda mukozal hasar yapsın yada yapmasın semptomlara neden olmuşsa gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) olarak adlandırılır.

Gastroözofageal reflünün larenks ve farenks üzerine etkileri de giderek anlaşılmaya başlanınca larengofaringeal reflü (LFR) tanımlaması ortaya çıkmıştır. Bu terminoloji supraözofageal reflü (SÖR) olarak da literatürde yer almaktadır. SÖR; gastroözofageal reflünün daha ileri bir aşaması olup mide içeriğinin geri kaçışı üst özofageal sfinkterinde üzerine çıkabilecek şiddettedir. Bazı astım ve kronik öksürük gibi semptomların mide asit reflüsü ile ilişkisinin anlaşılmasıyla da ekstraözofageal GÖRH tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır. Sonuç olarak GÖRH; özofagus, farinks, larinks ve solunum yollarına ait semptom ve bulguları içine alır.

Reflü Hastalığı Sık Mıdır?

Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) son derecede yaygındır. Yetişkin nüfusun %10-30'unu etkileyen önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkar. Amerika'da yapılan epidemiyolojik araştırmalarda toplumun yaklaşık %20'sinin pirozisi (göğsünde yanma) ve regürjitasyonu (ağıza acı ve ekşi su gelmesi) olduğu ve bu hastalığın prevalansının da yaklaşık %7 olduğu bildirilmektedir. Ciddi GÖRH sıklığı 40 yaşından sonra belirgin bir şekilde artar. Erkeklerde kadınlardan daha yaygındır. GÖRH olan hastaların %5'inde ülser, %4-20'sinde pilor stenozu ve 8-20'sinde prekanseröz olan Barrett özofagusu gelişir.

Reflü Hastalığına Mide Sıvısının Etkisi Nasıldır?

Reflü sıvısının etkisine katkı sağlayan mide içeriği; hidroklorik asit, pepsin, safra tuzları ve pankreas enzimleriden oluşur. Mide içeriğinin pH'sı hangi maddenin zararlı olduğunu belirler. Dekonjüge safra tuzları ve pankreas enzimleri nötral pH'da önemli doku hasarı oluştururlar. Asidik pH'da ise safra tuzları çözünmez ve pankreas enzimleri inaktiftir. Asit reflüsünde, 2'nin altındaki pH değerlerinde veya pepsin yada konjuge safra tuzları varlığında mukozal hasarın derecesi hızlanır. GER hastalığı olan hastaların çoğunda mide asit sekresyonu normaldir. Bununla beraber safra tuzları az miktarda tespit edildiği ve nötral pH'da pepsin zararsız olduğu için bu hastalarda hasar yapan faktörün asit olduğu gözükmektedir.

Reflü Hastalığında Şikayet ve Belirtiler Nelerdir?

GÖRH'da başlıca üç gruba ayrılır. 1. Non erosiv reflü hastalığı: atipik manifestasyonlar vardır. 2.Erosiv özofajit: ülser, striktür, çok daha az sıklıkla GI kanser ile kendini gösterir. 3. Barrett özofagus: özofageal karsinom gelişebilir.

GÖRH görülen en yaygın yakınma yanmadır (pirozis-hearthburn). Pirozis; göğsün ortasına, boyuna veya boğaza yayılan yanıcı bir his-duyu ve ağrı olarak tanımlanır. Uzanırken ve eğilirken kötüleşebilir. Pirozis yemekten sonraki bir saat içinde başlayabilir ve 2-3 saat sürebilir. Yanmanın sıklığı ve şiddeti endoskopik olarak tespit edilen özofajit ile iyi bir paralellik göstermez. GÖRH kalp ile ilişkili anjina pektorisi (kalp ağrısını) taklit eden retrosternal bir ağrı da olabilir. Acı veya asit tadında bir sıvının ağza gelmesi (regürjitasyon) yada gıdaların ağza geri gelmesi hissi ile sık karşılaşılır. Ekşime, özofageal aside refleks olarak tükrükten kaynaklanan tuzlu bir sıvının spontan olarak ortaya çıkmasıdır. GÖRH katı gıdalara karşı yutma güçlüğü meydana gelmesi, peptik darlık veya Barrett metaplazisinden kaynaklanan adenokarsinom ihtimalini arttırır. Nadiren ciddi özofagus ülserleri odinofajiye (ağrılı yutma) neden olur.

Mide asidinin orofarinksde yaptığı hasar; boğaz ağrısı, kulak ağrısı, diş eti iltihabı, horlama ve globusa ( boğazda yabancı cisim var hissi) neden olabilir. Reflünün larinks ve solunum yollarında yaptığı hasar ise ses kalınlaşması, ses kısıklığı, ses yorgunluğu, seste çatallanma, sık boğaz temizleme alışkanlığı, sık balgam çıkarma ihtiyacı, kronik öksürük, wheezing, bronşit, astım ve pnomoni gibi değişik semptom ve bulgulardır. GÖRH ile akciğer hastalığı arasındaki ilişki sigara gibi kısmen ortak risk faktörlerine bağlıdır. Ayrıca akciğer hastalıkları, yüksek basıncın bulunduğu gastroözofageal alanda yaptığı anatomik değişiklikler ve alt özofagus sfinkterinde (AÖS) basıncı düşüren teofilin gibi ilaçlar nedeniyle GÖRH gelişimine katkıda bulunabilir. Sadece özofagusun aside maruz kalması ile bronkospazm meydana gelebilir. Bu nedenle GÖRH astım gelişmesi için reflü sıvısının trakeaya aspirasyonu mutlaka gerekli değildir.

GÖRH; motilite bozukluğu, hiatus hernisi (mide fıtığı), kardiya yetmezliği (yemek borusu alt ucunda gevşeklik) yada pilor stenozu (mide çıkışında darlık) mevcudiyetinde daha bariz klinik yakınmalara yol açar. Bunun yanında şişmanlık, aşırı yeme, yağlı ve sindirimi güç yiyeceklerle beslenme, alkol, sigara, gebelik gibi faktörler reflüye neden olabilir ve kişiyi rahatsız edici semptomlar verebilir.

Reflü Hastalığının Tanısı Nasıl Konur?

Aşağıya sıralanan dört muayene yöntemi bu hastalığın tanısında en önemli yeri tutar.
• Hikaye (güvensiz)
• Endoskopi vegerekli olduğunda biyopsi (yüksek spesifik)
• 24 saat PH moniterizasyon (altın standardında)
• PPI testi (yakınmaların süresi, şiddeti ve sayısının tayini)

ÜIser

Sindirim sisteminin herhangibir yerinin iç yüzünde oluşan yaradır. En çok oniki parmak barsağında (duodenum) ve daha az sıklıkla mide de oluşur.


Gastrit

Gastrit midenin mukozasının bir çeşit iltihabıdır. Halk arasında mide üşütmesi yada ülser başlangıcı diye bilinir. Gastrit çoğunlukla hafif şiddetde bazan da ağır kanamalı bir hastalık şeklinde kendini gösterebilir. Tedavide ve diyet açısından ülser için bahsedeceklerimiz kısmen gastrit için de geçerlidir.

Peptik ülser hastalığı; ister MİDE ÜLSERİ (gastrik ülser) olsun ister 12 PARMAK BARSAĞI (duodenal ülser) olsun son yıllara kadar ömür boyu süren bir hastalık olarak bilinir ve öyle kabul edilirdi. Günümüzde histamin 2 reseptör antagonistleri (H2RA) ve proton inhibitörleri (PPİ) diye de bilinen H-K ATPaz inhibitörlerinin tedavide kullanılmaya başlanmasıyla peptik ülserin klinik ülserin klinik seyri değişikliklere uğramıştır. Tüm bunlara ek olarak Helicobacter Pylori'nin keşfi ve peptik ülser hastalığı patogenezindeki yerinin de ortaya konulması sonucu bu hastalık bir ölçüde yavaş yavaş da olsa tedavi edilebilir hatta şifa sağlanabilir duruma gelmektedir.


Mide ülseri

Gastrik ülser (mide ülseri); peptik ülser hastalığının komponentlerinden biridir ve kanama, perforasyon, pilor tıkanması gibi komplikasyonlarıyla ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Son yıllarda peptik ülser konusunda yapılan çalışma sonuçları dikkate alındığında; hemen hemen tüm mide duodenum ülserlerinden Helicobacter Pylori adlı bakterinin %80'inden ve steroid olmayan antiinflamatuvar ilaç (NSAİ) kullanımının %10'undan sorumlu olduğu görülmektedir. Bu nedenle tedavi stratejilerinde ve rejimlerinde önemli değişiklikler olmaktadır. Mide asidini baskılamaya yönelik olan nüksler ile komplikasyonları önleyemeyen eski tedavi yaklaşımları giderek yerini tam iyileşmeye yönelik tedavi rejimlerine bırakıyor.

Eski tedavi rejimleri mide de asit salgılanmasını azaltarak ya da Mide mukoza savunmasını güçlendirerek etki ediyordu. Asidin baskılanmasıyla belirtiler ortadan kayboluyor ve mukozadaki yaralar iyileşiyor, mukoza savunmasını güçlendiren prostaglandin analogları gibi ilaçlar da NSAİD'ların neden olduğu akut mide ülserlerinin iyileşmesini hızlandırıyor ya da önlüyordu. Fakat bu etkiler ancak bu ilaçların alındığı sürece oluyor kesince kısa sürede nüksler görülüyordu. Buna karşın varsa Helicobacter Pylori infeksiyonunun eradike edilmesi ülserojen ilaçların tedaviden kaldırılması gibi tedavi metotları nedenleri ortadan kaldırdığı için tam iyileşmeyi hedeflemektedir. Buradan yola çıkılarak geçtiğimiz günlerde Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) çeşitli antibiyotiklerle antisekretuvar ilaçların birlikte kullanıldığı çeşitli tedavi rejimlerini onayladı.

Bu yeni tedavi rejimleri selim mide ülserlerinde tam iyileşmeyi sağlayabilmektedir. Ancak bugün için bilindiği kadarıyla bir mide ülserinin selim olup olmadığını anlamak ne yazık ki her zaman kolaylıkla mümkün değildir. Bu yüzden bazı mide ülserlerinin başlangıçta kanser ülseri olduğuna yönelik endişeler haklı bir şekilde hala sürmektedir. Bu nedenle tüm şüpheli mide ülserlerinden hatta tüm mide ülserlerinden biyopsi alınıp histopatolojik incelemenin yapılması gerekmektedir.


Duodenum ülseri

Duedonum ülseri denildiği zaman hastalar arasında peptik ülser akla gelir. Çoğu hasta midemde ülser var dediği zaman duodenum ülserini kasteder. Bilindiği gibi duodenum ülseri bulunan hastaların büyük çoğunluğunda kronik bir duodenal ülser eğilimi bulunduğunu gösteren çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Bugüne kadar hastalığın doğal seyrini inceleyen çalışmalar hastaların çoğunda ülsere eğilimin kaybolmadığını göstermektedir. Bu hastalarda yıllar içinde semptomatik ya da asemptomatik alevlenmeler gelişebilmekte ve çoğu yaşamlarının büyük bir bölümünde duodenal ülser tekrarlaması açısından risk altında kalmaktadır.

Son zamanlarda peptik ülser konusunda elde edilen yeni bilgiler şunu göstermiştir ki; hemen hemen tüm mide ve duodenum ülserlerinden Helicobacter Pylori infeksiyonunun ve NSAİD kullanımının sorumlu olduğu şeklindedir. Helicobacter Pylori bulunmadan önce duodenum ülseri bir asit peptik hastalık olarak kabul edilmekteydi. Bu yüzden “no asit no ülser' deyimi sıkça kullanılırdı. Artık bu hastalığı; katkıda bulunan ve varlığı şart olan bir kofaktör olan aside bağımlı, infeksiyöz bir sürecin bir parçası olduğunu biliyoruz. Bu nedenle günümüzde “no asit no ülser” “no Helicobacter Pylori no ülser” tanımlaması giderek popüler olmaktadır.


Gastrit ve Ülsere Karşı Yapılması Gerekenler:

Peptik ülserin ve gastritin tedavisinde ilaç kullanımının yanında iyileşmeye ve nükslerin daha az oluşumuna da katkıda bulunabilen bir çok genel önlem vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:

Genel Tedavi Önlemleri:

•Uzun süre aç kalmaktan sakının.
•Az miktarda ama sık ve düzenli yiyin.
•Yemekten sonra en az 2-3 saat yatağa girmeyin.
•Yiyecekleri yavaş yiyip, iyi çiğneyin.
•Çok sıcak yada çok soğuk yemeyin.
•Stresden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışın.
•Dar ve beli sıkan giysiler giymeyin.
•Fazla kilolarınızdan kurtulun.
•Sigarayı azaltın, mümkünse bırakın.


Diyete Ait Öneriler:

Gastrit

Ülseratif Kolit

Ülseratif Kolit bir kalın bağırsak (kolon) hastalığıdır. Kalın bağırsak ince bağırsaktan sonraki bağırsak bölümüdür. Ülseratif Kolit, kolonun iç yüzünü döşeyen tabakanın (mukoza) hastalığıdır. Mukozada iltihap ve kanayan yaralar (ülser) yapar.

Hastaların hemen hepsinde bağırsağın son bölümü (rektum) hastadır. Bazı hastalarda kalın bağırsağın daha büyük bir kısmı hastadır. Bazı hastalarda da bütün kolon hastadır. Yani hastalığın yaygınlığı hastadan hastaya değişir.

Hastaların bir kısmında başlangıç döneminde kabızlık olabilirse de, genellikle ishal vardır. Feçes kanlıdır, kanla birlikte mukus denilen parlak, kaygan bağırsak salgısı ve cerahat de feçes içinde görülür.

Ülseratif Kolit; kronik bir hastalıktır. Yıllarca devam eder. Tedavi ile hastanın şikayetleri ve bağırsaktaki hastalık hali düzelir. Ancak zaman zaman tekrarlamalar gösterir. Hastanın ilaçlarını doktor kontrolü altında sürekli kullanması gerekir.


Ülseratif Kolit'in nedenleri nedir?

Ülseratif Kolit'in nedeni bilinmemektedir. Gıda içerisinde alınan çeşitli maddeler, bakteri toksinleri, virüsler hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Etken ne olursa olsun, bu zararlı faktöre karşı bağırsak mukozasında cevap olarak iltihap hücreleri artar, inflamasyon ve ülserler gelişir.


Ülseratif Kolit hastanın aile yaşamını etkiler mi?

Ülseratif Kolit, erken çocukluk çağından 80 yaşına kadar herhangi bir yaşta başlayabilirse de, genellikle ilk kez 20-40 yaşları arasında ortaya çıkar. Bu yaşlar kişinin meslek edinme, evlenme, ev kurma, çocuklarını yetiştirme çabalarını yoğun olarak yaşadığı yaşlardır. Bu dönemde kişinin sağlığının iyi olması çok önemlidir.


Ülseratif Kolit nasıl teşhis edilir?

Hastanın hikayesinde kalın bağırsaktan olan kanama, birlikte olan ishal (kabız da olabilir) ve karın ağrısı Ülseratif Kolit olabileceği şüphesini doğurur. Yapılan dışkı ve kan tetkikleri ile bağırsak infeksiyonu olmadığı anlaşıldıktan sonra teşhisi kesinleştirmek için kolonoskopi yapılması gereklidir. Kolonoskopi, kolonoskop adı verilen yumuşak, bükülebilir, ucundan ışık veren özel aletlerle, bu konuda özel eğitim görmüş doktorlar tarafından yapılır. Kolonoskopla makattan girilerek bütün kalın bağırsağın iç yüzeyini gözle görülerek incelenir. Hastalığa özel bulgular saptanır. Hastalığın şiddet derecesi ve bağırsaktaki yaygınlığı belirlenir. Kolonoskopi sırasında bağırsak mukozasından alınan minik bir parçanın (biyopsi) mikroskop altında incelenmesi ile kesinleştirilir.

Yine hastalığa ait bulguların saptanması amacıyla bağırsak filmi çekilir. Gerek bağırsak filmi gerekse kolonoskopi hastanın takibi sırasında doktorun gerekli gördüğü zamanlarda tekrarlanır.


Ülseratif Kolit kanser midir? Ülseratif Kolit'li hastalarda bağırsak kanseri olur mu?

Ülseratif Kolit, kanser değildir. Kanser; vücudun herhangi bir yerinde kontrol edilemeyen aşırı büyümedir. Ülseratif Kolit tamamen farklı, iltihabi bağırsak hastalığıdır.

Ülseratif Kolit'li hastaların az bir kısmında, ileriki yıllarda, normal insanlara göre artmış kanser riski vardır. Özellikle tüm kolonun hasta olduğu ve hastalığın 10 yıldan fazla süredir mevcut olduğu hastalarda risk söz konusudur. Bu nedenle hastaların doktor kontrolü altında bulunmaları gerekir.


Bağırsağın yalnızca bir bölümünü tutan hastalık bağırsağın tümüne yayılabilir mi?

Hastalığın alevlendiği dönemlerde, hasta olan bağırsak kısmı genellikle hep aynıdır. Bazen hastalığın yaygınlığında azalma olur. Bazen de, şiddetli ataklarla birlikte yaygınlığı artabilir.


Ülseratif Kolit tedavi edilebilir mi?

Evet, tedavi edilebilir. Tedavide ağız yolu ile verilen haplar veya makattan bağırsak içine uygulanan lavman veya fitil şeklinde ilaçlar kullanılır. Ancak hastalığı tamamıyla yok eden bir tedavi şekli yoktur. Özellikle tedavinin kısa sürede kesilmesiyle hastalık yeniden alevlenir. Bu nedenle tedavinin uzun süre (hayat boyu) olması gerekir. Bu şekilde hastalığın yeniden aktivasyonu önlenmiş olur.

Yine de tedavi altında dahi, hastaların az bir kısmında hastalığın alevlenmesi olasıdır. Hastalığın tamamen ortadan kalkması, ancak hasta bağırsağın ameliyatla çıkarılması ile mümkün olur.


Ülseratif Kolit tamamen iyileşebilir mi?

Hastalığın belirti ve bulguları yıllarca, hatta tedavi verilmeksizin hayat boyu ortadan kaybolabilir. Hastaların büyük bir kısmında ise ne yazık ki dönem dönem alevlenmeler göstererek seyredebilir.


Ülseratif Kolit'in tedavisinde diyetin yeri var mıdır?

Ülseratif Kolit tedavisinde özel diyetlerin çok az rolü vardır. Hastalığa neden olan ya da şiddetlendiren belirlenmiş herhangi bir diyet yoktur. Tedaviye iyi cevap vermeyen bazı hastalarda sütlü gıdanın diyetten çıkarılması ile önemli ölçüde iyileşme olmaktadır.


Ülseratif Kolit'te ameliyat tedavisi gerekir mi? Hangi hallerde gerekir?

Kalın bağırsağın tümünü ya da büyük kısmını ameliyatla çıkartmak gerekebilir. Ameliyatı gerektiren durumlar şunlardır:

Yoğun ilaç tedavisine rağmen iyileşmeyen, bağırsak felci veya delinme riski taşıyan çok şiddetli aktivasyon olması.

Yıllarca sık tekrarlayan ataklar nedeniyle hastanın iyileşmemesi.

Özellikle kalın bağırsağın büyük kısmı, ya da tümü hasta olanların tedaviyyle hızlı düzelmemeleri.

Vücudun diğer organlarında da (göz, deri, eklem) iltihabi hastalığın sık sık tekrarlaması.

Kalın bağırsakta kanser gelişme riskinin belirmesi.